Algılar mı Gerçekler mi? Kurgulanan Bir İletişim Çağında Yaşıyoruz

Günlük hayatımızın her alanında bir şeylerin “olduğu gibi” değil, “olması istendiği gibi” sunulduğunu hissediyoruz. Haberler, sosyal medya paylaşımları, siyasetçilerin açıklamaları, hatta reklâmlar… Hepsi ortak bir noktada buluşuyor: Algı yönetimi. Peki biz gerçekten özgürce düşünen bireyler miyiz, yoksa yalanlarla beslenen, kurgulanmış bir iletişim sürecinin figüranları mıyız?

Bilgi çağında yaşadığımız söyleniyor. Oysa içinde bulunduğumuz dönem, belki de tarihin en büyük bilgi kirliliği çağı. Doğru ile yanlış arasındaki sınır hiç bu kadar bulanık olmamıştı. Bir haberin doğruluğu, içeriğinden çok ne kadar paylaşıldığıyla ölçülüyor. Hakikat, hız karşısında yeniliyor; derinlik, sansasyonun gölgesinde kayboluyor.

Algı yönetimi yeni bir kavram değil. Ancak bugün onu farklı kılan, teknolojinin sağladığı hız ve yaygınlık. Sosyal medya algoritmaları, bize gerçeği değil; hoşumuza gidecek, öfkemizi veya korkumuzu besleyecek içerikleri sunuyor. Böylece aynı toplum içinde, birbirinden tamamen farklı “gerçeklikler” oluşuyor. Herkes kendi balonunda haklı, herkes karşısındakini cahil ya da kötü niyetli görüyor.

Bu kurgulanmış iletişim sürecinin en tehlikeli yanı ise yalanın sıradanlaşması. Sürekli tekrar edilen bir yanlış, zamanla “doğru gibi” algılanıyor. İnsanlar sorgulamaktan yoruluyor, doğrulama zahmetine girmiyor. Çünkü yalan, çoğu zaman gerçeğe göre daha basit, daha çarpıcı ve daha konforlu.

Medyanın ve siyaset dilinin bu süreçteki rolü de inkâr edilemez. Gerçek sorunlar yerine suni gündemler üretiliyor. Ekonomik, sosyal ya da ahlaki krizler; birkaç kelimelik sloganlarla örtülüyor. Tartışmalar derinleşmesin diye kutuplaşmalar körükleniyor. Düşünen birey değil, saf tutan kalabalıklar isteniyor.

Peki çözüm var mı? Var ama kolay değil. Öncelikle birey olarak sorumluluk almamız gerekiyor. Okuduğumuz her bilgiye inanmak yerine sorgulamak, farklı kaynaklara bakmak, duygularımızla değil aklımızla tepki vermek zorundayız. Medya okuryazarlığı artık bir lüks değil, toplumsal bir zorunluluktur.

Sonuç olarak evet; algıların kurgulandığı, yalanların dolaşıma sokulduğu bir iletişim sürecini yaşıyoruz. Ancak bu sürecin edilgen bir parçası olmak zorunda değiliz. Hakikat, hâlâ orada bir yerde duruyor. Gerçeklere ulaşmak biraz emek, biraz cesaret ve bolca bilinç ve bana göre en önemlisi de AHLAK gerektiriyor. Asıl soru şu: Biz gerçeği aramaya ne kadar hazırız?