Malatya kitap tutkunları için bu hafta oldukça zengin bir içerik sunuyor. Helen Macdonald’ın doğa ve kaybın yasını konu alan nefes kesici eseri Atmacanın A'sı, okuru vahşi doğa ile içsel bir yolculuğa çıkarıyor. Salman Rushdie’nin modern başyapıtı Kişot, kimlik, aşk ve hikâye anlatımını ustalıkla bir araya getiriyor.
ATMACANIN A'SI (Helen Macdonald)
Babası aniden öldüğünde, Helen Macdonald ondan beklendiği şekilde yas tutmayı reddeder. Her şeyi kenara bırakıp kurtuluşu kimsenin düşünmeyeceği bir yerde aramaya karar verir: Vahşi bir atmaca alıp onu ehlileştirmek. Adını Mabel koyar. Asla tamamen ehlileştirilemeyecek, safi içgüdüden ibaret bu yırtıcı kuşun mizacı aslında Helen'ın duygularının aynasıdır. Acının ve vahşiliğin derinliklerine doğru, yazarı önce deliliğin sınırına götürecek sonrasında ise hayatını dönüştürecek bir keşif yolculuğu başlar. Macdonald'ın satış rekorları kıran ve şimdiden bir 21. yüzyıl klasiklerinden görülen kitabı Atmacanın A'sı, doğa ve insanlık üzerine bugüne dek yazılmış en nefes kesici metinlerden biri. Yaşam ile ölümün nasıl uzlaştırılacağına dair zarif bir ders... Domingo yayınları'ndan çıkan eser için New York Times şunları yazmış: "Kitap öylesine iyi ki âdeta okumak insanın canını acıtıyor. Ama bu acı, iyileştirici türden..."
İSPANYOL ULUSAL SİNEMASI (Núria Triana-Toribio)
VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY), Núria Triana-Toribio’nun imzasını taşıyan “İspanyol Ulusal Sineması” adlı kitabı okurlarla buluşturuyor. Triana-Toribio’nun kapsamlı çalışması, “ulus” ve “ulusal sinema” kavramlarını İspanyol sineması özelinde tarihsel ve kuramsal boyutlarıyla ele alıyor. Eser, “İspanyol sineması diye bir şey var mı?” sorusundan yola çıkarak filmlerin Franco rejiminde ve 1970’lerde İspanya’ya demokrasi geldikten sonra ne şekilde ulusal bir kültür endüstrisi işlevi gördüğünün izini sürüyor. Bir yandan Almodóvar ve Medem gibi uluslararası üne kavuşmuş “yüksek sanat” yönetmenlerinin eserlerini ele alırken, öte yandan esasen ulusal bağlamda başarı kazanmış popüler sinemaya odaklanıyor. Kitapta önemli yer tutan españolada gibi kavramlar Türkiye’deki “Yeşilçam sineması” tartışmalarıyla paralellikler sunarken, Franco rejimi sonrası Nuevo Cine Español’un doğuşu da 1990 sonrası Türk sinemasındaki arayışları akla getiriyor.
UNUTULMAZ SÜİT (Akira Mizubayashi)
"Hayır, hayat yeniden yaşanamaz… Aksine, bir kez yaşandı mı sonsuza dek yitirilir…" Akira Mizubayashi’den savaşın darmadağın edip müziğin birleştirdiği ruhlar üzerine olağanüstü bir hikâye... Genç ve başarılı lutiye Pamina, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’da aynı mesleği icra eden büyükannesi Hortense Schmidt’in izinden gitmektedir. Paris’te ünlü bir ustanın atölyesinde çalışmaya başlayan Pamina’nın ellerine bir gün Matteo Goffriller işi bir çello emanet edilir. Enstrümanı onarırken içinde 1945 Nisanı’nda yazılmış bir mektup bulan bu müzik tutkunu kadının yolu, büyük bir aşkın öznesi ve tanığı olan insanların hayatlarıyla kesişecektir. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan 'Unutulmaz Süit’te Mizubayashi’nin kahramanları, sınırları ve dönemleri aşan bir klasik müzik eserini andırırcasına sözcükleri notalara dönüştürüyor…
HAYAT NEYE BENZESEYDİ GÜZEL OLURDU? (Ömer Duran)
Sevilen oyuncu Ömer Duran, ilk öykü kitabı “Hayat Neye Benzeseydi Güzel Olurdu?” ile okurlarıyla buluşuyor. İnkılâp Kitabevi etiketiyle raflardaki yerini alan kitap; gündelik hayatın sıradanlığını, derin bir yalnızlığı ve kalpteki o görünmez örsü mizahın iyileştirici gücüyle harmanlıyor. Hayat bazen bir bardak şalgamın buğusunda, bazen uzak bir yıldızın titrek ışığında, bazen de kaçan bir golün ardından gelen o derin sessizlikte saklıdır. Duran, “Hayat Neye Benzeseydi Güzel Olurdu?” ile okuru tam da bu anların içine, hayatın tam kalbine davet ediyor. Nefes almakta zorlananların, sıkıntısını sadece “sıkılmak” kelimesine sığdıranların ve eski bir ayakkabının konforunda huzur arayanların hikâyelerini anlatıyor. Kitap, bir bakkalın sessizce akıp giden dramından bir otel odasının loşluğuna, mitolojik efsanelerden sokağın tozuna kadar geniş bir yelpazede, insana dair ne varsa kucaklıyor.
KİŞOT (Salman Rushdie)
Salman Rushdie, Cervantes’in ruhunu günümüz dünyasına taşıyarak kimlik, göç, aşk ve hikâye anlatmanın gücü üzerine çok katmanlı bir roman kuruyor… Kişot! Can Yayınları etiketiyle okurla buluşan eser, hem çağdaş bir yol hikâyesi hem de anlatının kendisine yazılmış parlak bir methiye! Roman içinde roman, oyun içinde oyun. Bir anlamda Hindistan’dan başlayan ve Amerika Birleşik Devletleri’ni boydan boya kat eden bir uzun yol hikâyesi. TV’de izlediği sunucuya âşık olan bir Kişot, bir anda arabada beliriveren bir Sanço, kendi yaşamöyküsü ile Kişot’un öyküsünü örtüştüren bir yazar, konuşan bir tabanca, masal ustası Hans Christian Andersen’in konuşan heykeli.
Rushdie, bu on altıncı romanında Cervantes’in klasik başyapıtına saygı duruşunda bulunurken, aşkı ve aileyi arama konusunu modern bir başyapıt meydana getirerek irdeliyor.
NIETZSCHE BANLİYÖDE (Lars Iyer)
"Felsefe! Felsefeye ihtiyacımız var! Nietzsche gibi filozoflar olmalıyız biz de. Banliyönün filozofları! Wokingham filozofları! Thames Vadisi filozofları! Her şeyi ama her şeyi sorgulamalıyız. Hiçbir şeyi rahat bırakmamalıyız. Taşları yuvarlamalıyız; kendi taşlarımızı! Kendi bedenlerimizde yeniden doğmak için!" Lars Iyer felsefeyi dünyayla, hayatla ve kendileriyle baş etmenin bir aracı olarak gören bir grup öğrenciyle Nietzsche'yi, kendine özgü romancılık üslubuyla banliyödeki sıradan bir lisede buluşturuyor. Kolektif Kitap'tan çıkan bu romanda karakterler dönüşmüyor; düşünüyor, takılıyor, tekrar ediyor. Betimlemelerin yerini fikirler, sahnelerin yerini konuşmalar, anlatının yeriniyse sürekli geri dönen bir varoluş sorusu alıyor. Iyer ironiyi felsefeyle, gündelik hayatı entelektüel gerilimle ustalıkla kaynaştırırken erken yaşta düşünmenin yarattığı o tuhaf sıkışmayı görünür kılıyor: fazla bilinç, fazla ironi, fazla farkındalık.
YETERİNCE İYİ DEĞİLİM SANDIM? (Ebru Feza Yeğengil)
"Başarılıyım ama tamamen tesadüf..." gibi cümleler, iş yaşantısında bireylerin karşısına görünmez bir engel olarak çıkıyor. Aslında bu durum kişinin başarısını kendi yeteneğiyle değil sadece şansla elde ettiğine inanarak her an bir 'sahtekar' gibi yakalanma korkusu yaşaması nedeniyle ortaya çıkıyor. "İmposter Sendromu" olarak bilinen bu psikolojik süreç, bireylerin ulaştığı başarıyı sahiplenmesine mani olurken, profesyonel gelişimde aşılması gereken en büyük zihinsel zorluklardan biri olarak görülüyor. Davranışsal bir sağlık olgusu olan İmpostor olgusunu, klinik bir etiket olmanın ötesine taşıyarak 'İmpostor hissi' kavramıyla yeniden tanımlayan yazar Ebru Feza Yeğengil, okurlarını derin bir keşfe çıkarıyor. Ceres Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan 'Yeterince İyi Değilim Sandım' kitabı başarının önündeki bu görünmez engelin kökenine inerek pek çok davranışın altında yatan temel nedenleri ortaya seriyor.