6 Şubat 2023’ten sonra.
Herkes alışılmışın dışına çıkmayı düşündü. Hele çocuklar, buna dünden hazırdı.
Kanaryayı torunlarım istedi.
Bir arkadaşlarının evinde görmüşler; sarı, canlı, durmadan öten bir kuş. Küçücük bedeniyle koskoca bir neşeyi sığdırmış kafesine. Onların gözünde bu kuş, eve giren bir oyun, bir sevinçti. Ben de bir gün, içimde tarif edemediğim bir hevesle, uygun bir kanarya alıp getirdim eve.
Kafesin kapısı kapanır kapanmaz çırpınmaya başladı. Yerini garipsemiş gibi ötmeye başladı.
Kanatlarını tel aralığına vurdu.
Çocuklar güldü, ev şenlendi. Fakat kanaryanın ne düşündüğünü henüz kestiremedik.
Ama hayat dediğin, neşeyi uzun süre aynı yerde tutmayı sevmez. Bir süre sonra evin hanımı kokudan, gelin etrafa düşen tüylerden, yem kabının çevresindeki dağınıklıktan şikâyet etmeye başladı. “Bu kuş evde durmasın,” dediler. Israr ettiler. Ben de itiraz edemedim. Bir canın yükünü omuzlamıştım ama evin huzuru ağır bastı. Kanaryayı işyerine götürdüm.
Gündüzleri gelip giden insanların arasında, akşamları kapısı kapanan bir dükkânda yaşamaya başladı. Torunlar arada gelir, kafesin önünde durur, kuşlarına seslenirdi. Kanarya da onları tanır gibi olur, daha yüksek, daha neşeli öterdi. Günler böyle geçti. Mevsimler değişti. Hayat, sessizce akıp gitti.
Taa ki 6 Şubat 2023 sabahına kadar. Saat 04.17.
Malatya, uykusunun en derin yerinden sarsılarak uyandı. Yer, bildiğimiz yer olmaktan çıktı. Duvarlar konuştu, eşyalar yürüdü, karanlık bile ürktü. Ailece arabalarımıza sığındık. Üç araba, bir aile. Kar yağıyor, tipi yüzümüzü kesiyor. Üzerimize ne bulduysak giymişiz ne plan var ne hazırlık. Yiyecek yok, ısınma yok. Sadece korku var. Sadece titreyen bedenler, ürperen ruhlar…
Binalar yıkık, bazılarının yarısı ayakta, pencereler kırık, cam sesleri korkunun üstüne korku ekiyor. Kimse konuşmuyor. Herkesin gözünde aynı soru: Şimdi ne olacak?
Bir ara torunların kahvaltı yapmadığı aklıma geldi. “Hazırda ne varsa yedirelim,” dedim. Apartmana çıktık. Dokuzuncu kat. Elektrik yok. Asansör yok. Merdivenler uzun, nefesler kısa. Çabuk çıkıp çabuk inmeliyiz.
Oğlum seslendi:
“Ne bekliyorsunuz? Artçılar sürüyor. Hemen çıkın!”
Arabaya döndük.
On dakika geçmeden, saat 13.24’de, ikinci büyük deprem geldi. Yer göğe, gök yere karıştı. Arabalar burgu gibi büküldü. Tipi savurdu, nefesler kesildi. O, “93 saniye”, insan ömrüne sığmayacak kadar uzundu. Hiç bitmeyecek sandık.
Artçılar biraz durulunca işyerine baktık. Yıkılmamıştı ama yaralıydı. Binaya oğlumla birlikte girdik. Bizim sesimizi duyar duymaz bir ses yükseldi içeriden.
Bir ötüş. Çırpınan bir kanat sesi.
“Ben buradayım,” der gibiydi.
“Beni unutmadın değil mi?”
Kanarya, kafesinin içinde delice ötmeye başlamıştı. Onu da aldık. Ailemizin yanına götürdük. Eve çıkardık. Önüne bolca yem, su koyduk. Sonra yeniden aşağı indik.
Üç gün, arabaların içinde geçti. Soğuk, kemiklerimize işledi. Battaniyeler yetmedi. Kuru ekmekle hayatta kaldık…Gece olunca Malatya karanlığa gömülüyordu. Dördüncü gün Elazığ’a gittik. Dostlar kapılarını açtı. Acı, biraz olsun hafifledi. Bir ay depremin şokunu atlatamadık. Aklımıza kanarya hiç gelmedi. Orada unutmuşuz.
Kırk gün sonra Malatya’ya döndüm.
Asansör hâlâ çalışmıyordu. Dokuzuncu kata ağır ağır çıktım. Kapıyı açtığımda, gıcırtıyla birlikte bir ses yükseldi. Kanarya, çırpınıyordu. Sevinçle, umutla ötüyordu.
Sanki beni çağırıyordu. Su kabını gagalıyor, yemliğe vuruyordu. Birden içimden bir şey koptu. Kırk gündür aç susuz nasıl hayatta kalmıştı?
Koşa koşa markete indim. Yem aldım, su aldım. Tekrar dokuzuncu kata çıktım. Kapları doldurdum. Yem vermeden önce O’nu elime aldım. Sanki elimi öpüyordu. Usul usul gagasıyla elime vuruyor, beni bir daha bırakma dercesine başını elime sürüyordu. Kanaryanın önce suya eğilişini izledim, sonra yeme.
İçtikçe, yedikçe sesi gürleşti. Ötüşü çoğaldı. Evin içi melodilerle doldu.
O an anladım:
Deprem sadece binaları yıkmamıştı. Hayat, en kırılgan yerinden bile yeniden filizlenebiliyordu.
Elazığ’a dönerken düşündüm: Yıkılan Malatya’yı, ailemi, torunlarımı ve bu küçük kuşu. Depremin insanı, hayvanı, taşı, toprağı nasıl eşitlediğini…
Kanaryanın hayata tutunuşunu, sahibine sessizce hesap soruşunu, sonra affedişini.
Hâlâ düşünüyorum…
Sadece bir kuşun kırk gün susuzluğa direnmesini değil;
İnsan kalabilmeyi öğreten o ötüşü.