MALATYA’DA MAHALLE OYUNLARI 1

Topraktan Yetişen Bir Kültürün Çocukluk Hafızası

Bu dosya yazısı, Malatya mahalle kültürünün çocuk oyunları üzerinden okunmasına yönelik bir hafıza çalışmasıdır. Topaçtan mendil kapmacaya, çelik çomaktan saklambaca uzanan bu oyunlar, yalnızca birer eğlence aracı değil, aynı zamanda bir terbiyenin, birlikte yaşama ahlâkının ve Anadolu irfanının çocuklukta mayalanan hâlidir.

Bu metin, kaybolmaya yüz tutmuş mahalle oyunlarını hatırlatırken onların taşıdığı sosyolojik ve kültürel değerleri de görünür kılmayı amaçlamaktadır.

Topaç dönerdi, mendil için koşulurdu, çelik uzaklara savrulurdu, birdirbirde sırt sırta verilirdi, saklambaçta gölgeler uzardı, istopta bir isimle herkes dağılırdı. Malatya mahalle oyunları sadece vakit geçirme aracı değil, bir kültürün, terbiyenin ve birlikte yaşama ahlâkının okuluydu.

Bir zamanlar Malatya’da çocuk olmak, sokağa ait olmak demekti. Evler küçüktü ama sokak genişti.

Oyuncak azdı ama oyun çoktu. Toprak zemin, kerpiç duvar, dut ağacı gölgesi… Mahalle, başlı başına bir oyun alanıydı.

Topaç sabrı öğretirdi. Kaytanı doğru sarmazsan dönmezdi. Uzun süre dönen topaç “baş” olurdu.

Hazırlık, emek ve dikkat… Küçük bir ahşap oyuncakta hayatın disiplini gizliydi.

Mendil kapmaca cesaretti. Ortada duran bir mendil için iki takımın yüreği çarpardı.

Doğru anı kollamak, risk almak ve takımına güvenmek… Mahalle ruhu böyle inşa edilirdi.

Çelik çomak, güç ve hesap işiydi. Zamanlamayı kaçırırsan çelik uzağa gitmezdi.

Ölçüde adalet olmazsa oyun bozulurdu. Çocuklar, farkında olmadan hakkaniyeti öğrenirdi.

Birdirbir dayanışmaydı. Sırt sırta verilen güven, düşüldüğünde birlikte gülmek…

Yük paylaşılırsa hafiflerdi.

Saklambaç sabırdı. Akşamüstü gölgelerinde nefesini tutmak, zamanı beklemek…

Herkes bir gün bulunurdu. Hayat gibi.

İstop refleks ve kabullenişti. Bir isimle herkes dağılırdı.

Top bir gün mutlaka senin adına düşerdi.

Mahalle oyunları; bedeni hareketle, zihni dikkatle, ruhu dayanışmayla beslerdi.

O sokaklarda sadece çocuklar değil, karakterleri de büyürdü.

Bugün belki o oyunlar aynı coşkuyla oynanmıyor, ama hafızamızda hâlâ bir topaç dönüyor, bir mendil için birileri koşuyor, bir çocuk gölgeye saklanıyor.

Ve içimizdeki mahalle, akşam ezanına kadar açık kalmaya devam ediyor.

TOPAÇ

Malatya Mahallelerinde Dönen Bir Çocukluk

Bir zamanlar Malatya’nın toprak sokaklarında, çocukların sabrı kaytan ipine, gururu ahşap bir topaca sarılıydı. Dönen sadece bir oyuncak değil; dostluk, rekabet ve çocukluğun kendisiydi.

Eski yıllarda mahalle aralarında çocukların el becerilerini geliştirdiği, sabrı öğrendiği, dostluğu ve rekabeti tattığı nice oyunlar vardı. Sokaklar beton değil topraktı.Gökyüzü daha yakındı sanki. İşte o oyunlardan biri, belki de en heyecanlısı, topaç çevirme oyunuydu.

Topaç, 7–8 santim boyunda, ahşaptan yapılmış, koni biçiminde küçük bir oyuncaktı. Alt kısmında sivriltilmiş bir uç bulunur, oraya sağlam bir kabara çivisi çakılırdı. Gövdesi kırmızı, mavi, yeşil gibi göz alıcı renklerle dairesel halkalar hâlinde boyanır. Her çocuk kendi topacını uzaktan tanırdı. O, sadece bir oyuncak değil sahibinin mahareti ve gururuydu.

Kaytan ipi, işaret ya da orta parmağa bağlanır, çivinin etrafından başlayarak topacın geniş gövdesine doğru sıkıca sarılırdı. Sarış biçimi her çocuğun kendine özgüydü. Kimisi sıkı ve ince dolardı, kimisi daha gevşek ama ustaca. Azıcık ıslatılmış kaytan, topaca daha iyi tutunur; yere fırlatıldığında ipten sıyrılan topaç, ıslık gibi bir ses çıkararak dönmeye başlardı. O ses, mahalledeki çocuklar için bir zafer işaretiydi.

Topaç tek başına da çevrilir ama asıl heyecan kalabalıkta yaşanırdı. Çocuklar oyun yerinde bir daire çizer, aynı anda topaçlarını çemberin içine fırlatırlardı. Renkli gövdeler toprak zeminde hızla dönmeye başlar. Bazen çarpışır, bazen birbirini itelerdi. Çarpışma sonucu çember dışına çıkan topaç, onu dışarı atan oyuncunun olurdu. Bu, oyunun en sert ve en heyecanlı tarafıydı.

Yerde dönmekte olan bir topaca rakip oyuncunun topacını fırlatıp onu kırmasına “kökleme” denirdi. Kökleme, ustalık isterdi. Hem hedefi tutturacaksın hem de kendi topacını sağlam bırakacaksın. Kazananın yüzündeki gurur ve kaybedenin mahcup bakışı mahalle hafızasına kazınırdı.

“Kaytan çekme” ise başlı başına bir hünerdi. Oyuncu, hafif ıslattığı ipi sardığı topacı hızla çekerek çemberin içine indirir; topaç bir ıslık sesiyle dönmeye başlardı. Eğer oyuncu hızla dönen topacını parmaklarının arasından avcunun içine alır ve topaç avuç içinde dönmeye devam ederse buna “avuçlama” denirdi. Avuç içinde dönen topaç, ustalığın nişanıydı. Dönmezse çocuk mahcup olur, arkadaşlarının takılmalarına katlanırdı.

Çemberin içinde en uzun süre dönen topaca “baş” ya da “kafalık” denirdi. Oyunun galibi o topacın sahibi olurdu.Aslında kazanan sadece bir çocuk değildi; kazanan sabırdı, el becerisiydi, birlikte oynama kültürüydü.

Malatya mahallelerinde topaç sesi, akşam ezanına kadar susmazdı. Tozlu avlularda dönen o küçük ahşap oyuncaklar, çocukların yüreğinde büyük bir sevinç döndürürdü. Belki bugün sokaklarda o ses yok ama hafızamızda hâlâ dönmeye devam eden bir topaç var.

Malatya Mahallelerinden Bir Çocukluk Hatırası

Bir yaz ikindisi… Güneş Malatya’nın kerpiç duvarlarına yaslanmıştı. Biz, mahallenin çocukları, dut ağacının gölgesinde daire çizmişiz. Yeni aldığım kırmızı-yeşil halkalı topacımı kimseye göstermek istemiyorum, cebimde saklıyorum.

Kaytanı dizime sürüp hafifçe ıslatıyorum. İçimde tuhaf bir heyecan…

“Hazır mısınız?” diyor Mahmut.

Üçümüz aynı anda fırlatıyoruz.

Topaçlar yere düşer düşmez dönmeye başlıyor. Benimki bir an sendeler gibi oluyor, yüreğim ağzıma geliyor. Sonra birden hızlanıyor. Islık sesi yükseliyor. Mahmut’un topacı çarpıp dışarı savruluyor. Çemberde iki topaç kalıyoruz.

Babamın uzaktan izlediğini fark ediyorum. Bir şey demiyor, sadece bakıyor. Sanki “Sabırlı ol” der gibi.

Sonunda diğer topaç da yavaşlıyor. Benimki hâlâ dönüyor. Küçük bir ahşap parçası ama o an bana dünya kadar büyük görünüyor.

Avuçladığımda hâlâ dönmeye devam edince içimde tarifsiz bir sevinç kabarıyor.

O gün “kafalık” benimdi.

Ama asıl kazandığım şey, o yaz ikindisinin hatırasıydı.

Bugün Malatya sokaklarında topaç sesi pek duyulmuyor. Beton zeminler, dijital oyunlar, aceleci zamanlar…

Ama hafızamızın bir köşesinde hâlâ bir topaç dönüyor.

Ve biz ne zaman çocukluğumuzu ansak, içimizde bir yer yine kaytanı sarıyor.

MENDİL KAPMACA

Malatya Mahallelerinde Cesaretin ve Çevikliğin Oyunu

Bir mendil… Ortada duran küçücük bir bez parçası ama iki takımın gururu, mahallenin alkışı ve çocuk yüreğinin cesareti o mendile bağlıydı. Koşan sadece ayaklar değil, heyecandı.

Malatya’nın geniş toprak arsalarında, okul bahçelerinde, harman yerlerinde oynanan oyunların en hareketlisi mendil kapmacaydı. Bu oyun sadece hız değil, dikkat, cesaret ve anlık karar isterdi.

Çocuklar iki takıma ayrılır, aralarında belli bir mesafe bırakıp karşılıklı dizilirdi. Takımlar genellikle eşit sayıda olurdu. İki grubun tam ortasına bir mendil bırakılırdı. Mendili tutan bir “ebe” olur. O, iki tarafın numaralarını yüksek sesle söylerdi.

Her oyuncunun bir numarası vardı.

“Birler!” diye bağırıldığında, her iki takımdan “bir” numaralı çocuk fırlardı. Mesele sadece hızlı olmak değildi. Mendili kaptığın an, arkana dönüp kendi çizgine ulaşman gerekirdi. Rakip seni çizgiye varmadan yakalarsa sayı karşı takıma yazılırdı. İşte oyunun kalbi, o birkaç saniyelik kovalamacaydı.

Toprak zemin ayağın altından kayar, dizler çizilir, ama kimse aldırmazdı. Çünkü o anda mahalle seni izlerdi. Takım arkadaşların arkandan bağırırdı:

“Kaç! Kaç! Yaklaştırma!”

“Dönme! Sağa kır!”

Mendil kapmaca, çocuklara hem kazanmayı hem de kaybetmeyi öğretirdi. Hızlı olan kadar sabırlı olan da kazanırdı. Bazen mendile hamle yapar gibi yapıp geri çekilmek, rakibi yanıltmak ustalık sayılırdı.

Tozlu Bir Okul Bahçesi

Bir bahar günüydü. İlkokulun arka bahçesinde oynuyorduk. Yerler kuru toprak… Her adımda toz kalkıyor. Öğle arası bitmek üzere ama kimsenin içeri girmeye niyeti yok.

Numaram üçtü.

Ebe bağırdı:

“Üçler!”

Kalbim birden hızlandı. Karşımdaki çocuk, benden uzundu ama ben daha çeviktim. Aynı anda atıldık. Mendile yaklaşınca bir an durdum. O da durdu. Göz göze geldik.

Bir hamle yaptım, geri çekildim. O öne atıldı. İşte o an eğilip mendili kaptım. Arkama dönüp koşmaya başladım. Ayak sesini arkamda duyuyorum. Neredeyse omzuma değecek.

Takım arkadaşlarımın bağırışları kulaklarımda:

“Koş! Koş!”

Çizgiye bir adım kala kolunu uzattı ama yetişemedi. Çizgiyi geçtiğimde dizlerim toz içindeydi, nefesim kesilmişti ama yüzüm gülüyordu.

O gün kazandığımız sayıdan çok, o anın heyecanı kaldı aklımda.

Bugün çocuklar belki ekran başında refleks geliştiriyor. Ama mendil kapmaca, toprağa basarak büyümenin oyunuydu. Takım olmayı, birbirine güvenmeyi, gerektiğinde risk almayı öğretirdi.

Ortadaki mendil küçüktü belki…

Ama o mendile doğru koşarken çocuklar yüreklerini ortaya koyardı.