MALATYA'DA TURA: SIRTTA TAŞINAN YİĞİTLİK

“Yiğitlik, vurmakta değil; vurulurken dimdik durmaktadır.”

Malatya’nın dağları akşamı ağır ağır sırtlanırken, yaylaların serinliği köylerin avlularına çökerdi. Kayısı ağaçlarının gölgesinde büyüyen çocuklar, rüzgârın dilinden önce davulun dilini öğrenirdi. Çünkü o topraklarda ses, önce davulla başlar; yiğitlik, zurnayla dile gelirdi.

Derler ki Tura, bir oyundan önce bir sınavdı.

Eskiden… Çok eskiden…

Yaylalarda sürü güden gençler vardı. Kurt inerdigece dağlardan, insanların içine. Yiğitlik sadece kol gücüyle değil, sabırla tahammülle, metanetle ölçülürdü. Bir delikanlının sırtına inen her darbe, onun ne kadar dayanıklı olduğunu değil ne kadar insan kaldığını gösterirdi.

İşte Tura, o günlerden kalma bir hatıradır.

Düğün günü geldiğinde köy bir başka olurdu.

Avlular süpürülür, kazanlar kaynar, kadınların sesiyle çocukların koşusu birbirine karışırdı. Ama herkes bilirdi ki asıl meydan, davulun ilk tokmağıyla kurulacaktı.

Düğün kâhyası ağır adımlarla ortaya çıkar, sesi kalabalığın üstüne bir örtü gibi serilirdi:

“Yiğitler meydana!”

Gençler kenarda beklerdi. Kimi gözünü yere diker, kimi rakibini süzerdi. Ama hepsinin içinde aynı ateş yanardı:Kendini göstermek değil… Kendini tartmak.

Davul bir vurdu mu, yer titrerdi.Zurna bir uzadı mı, gökyüzü eğilirdi sanki.

İki ekip karşı karşıya dizilirdi.

Aralarında mesafe vardı ama o mesafe aslında gururla cesaret arasındaki ince çizgiydi.

Bir genç öne çıkar. Adımlarını müziğe uydurur, omuzlarını ritimle taşır, başını dik tutardı. Elindeki tura ipini iki koluyla havaya kaldırırdı. Bu, sadece bir hareket değil, bir çağrıydı:

“Ben buradayım!”

Göz göze gelirdi rakibiyle.

Söz yoktu. Ama meydan okuma çoktan yapılmıştı.

Sonra sırtını dönerdi. İşte asıl an o andı.

Davul hızlanır, zurna keskinleşirdi.

Rakip oyuncu yaklaşır ve tura, iki kez inerdi sırtın kürek kemiğine.

Ses çıkmazdı.Çıkarsa, oyun biterdi.

Çıkmazsa, yiğitlik başlardı. Çünkü bu oyunda vurmak kolaydı. Asıl olan, vurulurken sarsılmamaktı.

Oyun böyle böyle dönerdi.

Her genç bir kez sınanır, her sırt bir kez konuşurdu. Ama hiç kimse yere düşmezdi. Çünkü bu bir kavga değil, bir terbiyeydi.

İkinci bölümde davul hızlanır, nefesler sıklaşır, alınlar terlerdi.

Yorgunlukla birlikte öfke de kıpırdanır bazen… İşte o an, köyün ak saçlısı ortaya girerdi.

Elini kaldırır, davul susardı. Zurna susardı. Kalabalık susardı.

“Yeter,” derdi.“Yiğitlik görüldü.”

O söz, oyunun en büyük hükmüydü.

Bazı düğünlerde kâhya ipleri toplar, alır, damın üstüne atardı.

Bu, sadece oyunu bitirmek değil, öfkeyi göğe bırakmaktı.

Gençler başlarını eğer, birbirine bakardı.

Az önce sırtına vuranla şimdi yan yana halaya dururdu.

Çünkü Tura’nın özü buydu:

Aynı köyün çocukları, birbirini incitmeden sertleşir, birbirini kırmadan güçlenirdi.

Gece ilerlerdi.

Halaylar uzar, ay yükselirdi.

Davul yine çalardı ama bu kez başka türlü…

Artık meydan okuma yoktu. Artık sadece birlik vardı.

O köyde herkes bilirdi:

Bir delikanlı Tura’da sırtını eğmediyse,hayatta da eğmezdi.

Bugün belki şehirler büyüdü, yollar asfalt oldu,ama bazı şeyler hâlâ aynı kaldı.

Malatya’nın bir köyünde davul çaldığında, bir genç sırtını döndüğünde ve bir ip havada gerildiğinde… Aslında sadece bir oyun başlamaz. Bir kültür yeniden ayağa kalkar. Bir hafıza yeniden konuşur. Yiğitlik, bir kez daha sırtında taşınır.

Davul sustuğunda aslında hiçbir şey bitmezdi.

Çünkü Tura, meydanda oynanır ama insanın içine yazılırdı.

Bir genç sırtını döndüğünde, sadece rakibine değil, hayata da dönmüş olurdu.

Ve darbe indiğinde, acı değil, karar konuşurdu:

“Ben buradayım.”

İşte o an, köyün en yaşlısı bile başını sallardı.

Çünkü bilirdi, o genç artık çocuk değildir.

Tura’da sırtını eğmeyen, hayatta da eğilmez.

O gece, ay Malatya’nın üstüne doğarken, herkes aynı şeyi hissederdi:

Bu sadece bir oyun değildi. Bu, bir halkın kendine verdiği sözdü.