MEVSİMLER VE İNSAN HAYATI

Karın sessizliğinden turnanın göçüne uzanan bu yolculukta doğa, insana kendini anlatır. Mevsimler değiştikçe yalnız yeryüzü değil, insanın iç iklimi de dönüşür.

Sizleri doğanın aynasında insan hâllerini okumaya davet ediyorum.

Ak Karın Aldatıcı Sessizliği (Fenâ)

Bakmayın dağların başındaki ak karların sessiz güzelliğine. Beyaz her zaman masum değildir. Zamanı gelince çözülür, yumuşar, suya karışır; sonra sel olur. Dün hayranlıkla bakılan o aklık, bugün önüne geleni yakıp yıkan bir güce dönüşür. Doğa, güzelliği de yıkımı da aynı elden verir.

Tasavvufta buna ‘fenâ’ denir. Suretin çözülmesi, benliğin dağılması, insanın kendinde sandığını kaybetmesi… İnsan da hayatının kimi dönemlerinde böyle çözülür. Sessizlik sandığı hâller taşar; sabır diye biriktirdikleri bir gün sel olur. Mevsimler yalnız tabiatta değil, insanın içinde de döner.

Dağdan Bağa: Fenâdan Bekāya

Şu koca dağların ardı yine dağdır; onun ardı da. Ufuk, çoğu zaman insana engel gibi görünür. Sertlik, yalnızlık ve mesafe hissi verir. Oysa bakmasını bilen için dağ, bir gün bağ olur. Taş, sabırla yumuşar; bağ, emekle berekete döner.

Bekā, fenâdan sonra kalıcı olana erişmektir. İnsan çözülmeden köklenemez. Dağdan bağa dönüşen her yol, bir bekā yoludur. Bağ yalnız üzüm vermez; insana ait olma duygusu verir. Kök salmayı öğretir. İnsan da bu hayatta, fenâdan geçmeden bekāya varamaz.

Dumanlı Vakitler ve Doğuş Hikmeti

Kışın son günlerinde kar savrularak yağar. Ardından güneş, bulutların arasından yüzünü gösterir. Dağları sis ve duman kaplar. Görüş daralır, yönler belirsizleşir. İşte bu vakitler, doğum vaktidir.

Kurt yavrusunu dumanlı havada dünyaya getirir. Gözleri kapalıdır. Çünkü her hakikat zamansız açıldığında kör eder. Gözleri açık doğan yavru, güneşten zarar görür. İnsan da her gerçeğe aynı anda bakamaz. Zaman, gözün terbiyesidir. Hakikat aceleye gelmez.

Yüksekten Bakmak: Olgunluğun Sessizliği

Kartallar kayaların en yüksek yerlerinde yaşar. Göklerin hâkimi olarak anılırlar. Güçleri kaslarında değil, görüşlerindedir. En küçüğü bile seçer, en hafif sesi duyarlar. Mesafe, kartalı güçlü kılar.

İnsanın olgunluk çağları da böyledir. Kalabalık azalır, sesler seyrekleşir. Her şeye karışma isteği diner. Az konuşulur, çok görülür. Olgunluk, yüksekten bakabilme hâlidir; bağırmadan anlaşılma sabrıdır.

Devr-i Dâim ve Turnanın Selamı

Yaz geceleri ağır ağır çöker. Sessizlik, karanlıkla birlikte yeryüzünü kaplar. Bu sessizliği cırcır böceklerinin sesi deler. Olgunluk çağının iç sesidir bu. Susmayan bir hatırlayışla.

Sonra yeniden vuslat olur. Kışla bahar kavuşur. Koyun kuzusunu, kuzu anasını bulur. Çiçekler mutlu topraklarda daha canlı açar. Arılar en şifalı ballarını bu çiçeklerden yapar.

Turnalar…Allı turnalar…

Bazen hicret ederler, bazen göçmen olurlar. Muhacir turnalar yurtlarını terk eder, göçmen turnalar sıladan selam getirir. “Devr-i dâim” böyle işler: gidişle geliş, ayrılıkla kavuşma aynı çemberde buluşur. İnsan da hayat boyunca göç eder: Çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa.

Mevsimler geçer, insan değişir. Fenâdan bekāya yürüyen bu yolculukta doğa aynadır. Kim bakmasını bilirse kendini görür. Kim sabrederse vaktini bulur. Her insan, kendi mevsimini tamamladığında, hikmetle toprağa karışır.