Oysa hayat, her başladığımızı bitirmek zorunda olduğumuz bir sınav kağıdı değil. Bazen bir şeyleri yarım bırakabilmek, sonuna kadar gitmekten çok daha büyük bir cesaret ister.
Bir kitabı okumaya başlıyorsunuz. Yirminci sayfaya geldiğinizde dilinin sizi yorduğunu, yazarın anlattığı dünyanın size hitap etmediğini fark ediyorsunuz. Ama sırf "başladım" diye o kitabı haftalarca komodinin üzerinde bekletip, okuma eylemini kendinize bir eziyete dönüştürüyorsunuz. Neden? Çünkü zihnimizin bir köşesinde "yarım bırakanlar iradesizdir" şeklindeki o acımasız yargı çınlıyor.
Sadece kitaplar veya filmler mi? Yanlış seçtiğimiz mesleklerde sırf diplomayı aldık diye yıllarımızı harcıyoruz. Bizi aşağıya çeken, enerjimizi tüketen insanlarla sırf "yılların hatırı var" diye yan yana yürümeye devam ediyoruz. İşin aslı şu; harcadığımız zamanı, emeği veya duyguyu bir nevi yatırım olarak görüp, onu çöpe atmaktan korkuyoruz. Zararın neresinden dönsek nefes alacağımızı unutuyor, o zararın tam ortasında kendimize bir çadır kurup hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Elbette burada her zorlukta ilk çıkış kapısına koşmaktan, bir şeyleri inşa etme zahmetinden kaçmaktan bahsetmiyorum. Emek vermek, mücadele etmek çok kıymetli. Ancak bir hedefe inanarak yürümek ile, sırf yola çıktın diye kendini uçurumdan aşağı atmak arasındaki o ince çizgiyi iyi görmek gerekiyor. Ruhu daraltan, anlamsızlaşan bir yükü inatla sırtta taşımaya devam etmek kahramanlık değildir.
Kendimize "vazgeçme" lüksünü tanımalıyız. Yanlış bir otobüse bindiğimizi fark ettiğimizde, sırf bilet parasını ödedik diye o otobüsün son durağına kadar gitmeyi beklemeyiz; kapıların açıldığı ilk durakta ineriz. Hayattaki kararlarımız da bundan farksız olmalı.
Eğer içinizden gelmiyorsa, bugün sizi yoran o kitabı kapatın. O filmin ortasında televizyonu kapatıp çıkın. Size hiçbir şey katmadığını, aksine sizden eksilttiğini bildiğiniz o döngüyü kırın. Unutmayın; vazgeçmek her zaman bir zayıflık veya yenilgi değildir. Bazen insanın kendine duyduğu saygının en asil, en net ifadesidir.