SABIR APARTMANI

Malatya, 6 Şubat 2023 – Saat 19.30

“Bazen bir şehir çöker… Ama insan, başka bir insanın kalbinde ayağa kalkar.”

Akşam, karanlığa erkenden teslim olmuştu.

Soğuk, yalnızca havayı değil, insanın içini de donduruyordu. Tipi, Malatya’nın sokaklarında bir ağıt gibi dönüyor; rüzgâr, yıkılmış duvarların arasından geçerken uğuldamıyor, sanki konuşuyordu. Fakat kimse ne dediğini anlayacak halde değildi.

İki büyük sarsıntıyı atlatanlar, artık neyin ayakta kaldığını, neyin yok olduğunu seçemiyordu.

Badıllı Camii’nin karşısındaki Gençlik Merkezi…

Şehrin eski aileleri, o gece oraya sığınmıştı. Kimi battaniyeye sarılmış, kimi sessizce bir köşeye çökmüş, kimi de hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Herkesin yüzünde aynı soru: “Şimdi ne olacak?”

Kızılay görevlisi Salih Öztürk’ten alınan iki koli battaniyeyi, Ali Rıza Şatıroğlu tek tek insanlara dağıtıyordu. Soğuk keskin, insanlar yorgundu. Ama o, durmuyordu. Çünkü durursa, düşünmek zorunda kalacaktı.

Bir ara kayboldu.

Kimse nereye gittiğini anlamadı.

Kısa bir süre sonra, Badıllı Camii sokağındaki evinden dönmüştü. Evi yıkılmamıştı. Bu, o gece için bir nimet sayılırdı. Kucağında ne bulduysa getirmişti: tulum peyniri, yumurta, peynir, ekmek…

Ekmek arasına koyup kumanyaları hazırladılar.

O soğuk gecede, insanlar yalnızca karınlarını değil, umutlarını da doyurmaya çalışıyordu.

Murat Kılıç’ın getirdiği meyve suları ve sular dağıtıldı.

Bir lokma, bir yudum…

O an, en büyük zenginlik buydu.

Ama şehir susuyordu.

Ve bu suskunluk, korkudan daha ağırdı.

Ali Rıza Şatıroğlu ile Bahattin Öner, çevreyi kolaçan etmek için yola çıktılar. Kanal boyundan okulların olduğu tarafa yürüdüler. Kışla Caddesi’nin başına geldiklerinde karanlık, gözlerini değil, sanki bütün şehri yutmuştu.

Sivas Caddesi’ne döndüler.

Ali Rıza, yutkunarak konuştu:

“Bahattin… Bu şehir… İkinci dünya harbinden çıkmış Berlin’e dönmüş.”

Cümle, karanlığın içine düştü.

Kimse itiraz etmedi. Çünkü hakikat, bazen söylenince değil, hissedilince daha ağır olur.

Millet Bahçesi’nin karşısına geldiklerinde, yıkıntının dili konuşmaya başladı.

Stat…

Ve hemen yanı başında…

Sabır Apartmanı.

Artık yoktu.

Ali Rıza bir anda durdu. Gözleri büyüdü.

“Ben bu apartmandakileri tanıyorum Bahattin!” dedi ve koşmaya başladı.

Enkazın başında polisler, zabıtalar, gönüllüler…

Herkes bir canın izini sürüyordu. Her taşın altında bir hikâye, her boşlukta bir umut aranıyordu.

“Bahattin, kim bunlar?” diye sordu Ali Rıza.

Bahattin’in sesi titredi:

“Malatya Lisesi Müdürü Yusuf Işık Güllü ve ailesi…

Bir debizim Remzi Gür’ün ablası: Gülşen Dede… Öğretmendi, oğluyla burada oturuyordu…”

İki arkadaş enkaza yöneldi.

Ama zabıtalar önlerine geçti.

“Giremezsiniz!”

Ali Rıza’nın sesi ilk kez yükseldi:

“Bahattin! Yıkıntının altında akrabalarımız var. Girme ne demek!”

O an, kurallar ile kalp karşı karşıya geldi.

Ve o gece, kalp her zaman bir adım öndeydi.

İçeri girdiler.

Eller taşlara değdi.

Soğuk beton, insanın içindeki sıcaklığı emiyordu sanki.

Bir ses… bir nefes… bir kıpırtı…

Bir yaralı çıkardılar.

Sonra bir tane daha…

Ve bir an… zaman durdu.

Çıkardıkları genç adamın yüzü, karanlığın içinde tanıdık bir ışık gibi belirdi.

“Bu… Murat…” dedi biri.

Gülşen Hoca’nın oğlu… Murat Dede.

Az sonra…

Bir beden daha çıkarıldı.

Gülşen Hoca.

Nabız vardı.

O an, herkesin gözünde aynı dua parladı: “Belki…”

Ambulansın kapıları açıldı.

Sedye içeri alındı.

Soğuk gece, bir anlığına geri çekildi sanki.

Ama umut, o gece çok narindi.

Hastanede…

Gülşen Hoca, hayata tutunamadı.

Ali Rıza, ambulansın arkasından uzun süre baktı.

Siren sesi uzaklaştıkça, içindeki sessizlik büyüdü.

Remzi ile dostluğu geldi aklına…

Birlikte geçen yıllar…

Bir çayın, bir sohbetin hatırı…

Ve dudaklarından dökülmeyen, kalbine çöken dua:

“Ya Rabbim… Bu ana ile oğulu birbirinden ayırma…”

Sonra içinden geçen, kimseye söyleyemediği o ağır cümle:

“Bu kadın yaşasa ne olur…”

Çünkü bazen hayat, yaşamakla değil, dayanmakla ölçülür.

Ve bazı acılar, insanın taşıyabileceğinden büyüktür.

O gece Malatya…

Yalnızca binalarını değil, sesini de kaybetmişti.

Ancak enkazın başında, birbirine sarılan eller vardı.

Tanımadığı birine battaniye verenler…

Ekmek bölüşenler…

Soğuğa rağmen sabaha kadar nöbet tutanlar…

Şehir yıkılmıştı.

Ama insan… hâlâ ayaktaydı.

Ve o gece, Sabır Apartmanı’nın enkazında öğrenildi ki:

Bazı insanlar ölmez…

Bazı insanlar, başka insanların kalbinde yaşamaya devam eder.