Bir Medeniyetin İçinden Geçen Sessiz Çürüme…
Hayatta en ağır tecrübe, aslında bir nimetin yokluğu değil, varlığının içinde yokluk çekmektir. Nehir kenarında oturup susuzluktan dudaklarının çatlamasıdır en büyük acı. Suya eğilirsin, elini uzatırsın, avuçların dolacak sanırsın. Bazen su, sana rağmen senden esirgenir. Gözünün önünde akar. Fakat sen ona yabancı kalırsın. Dudakların kurur, gırtlağın yanar, ama serinlik sana uğramaz. İşte insanın en derin yalnızlığı burada başlar: Varlığın ortasında yokluğa mahkûm edilmek.
Bugünün insanı tam da böyle bir nehrin kıyısında oturuyor. Sevgi, muhabbet, merhamet… Hepsi yanı başımızda, ama sanki görünmez bir el, onları bizden uzak tutuyor. Sevebilme kudreti verilmiş, ama sevmenin yolları kapatılmış. Kalbin en geniş odası sevgiye ayrılmış, fakat o oda kilitli. Anahtar var, kapı var, oda var; ancak girilmesine izin yok. İnsan, kendi içinin misafiri olamıyor.
Bu çağın en büyük trajedisi, duyguların yasaklanmasıdır. Sevdirmiyorlar, sevemiyoruz. Kıskandırmıyorlar, kıskanamıyoruz. Gülmemiz ölçülüyor, ağlamamız denetleniyor. İnsan olmanın en tabii halleri, birer suç gibi görülüyor. Oysa insan, biraz taşkınlıkla, biraz ölçüsüzlükle, biraz da aşırılıkla insandır. Duyguların törpülendiği bir dünyada, ruh da körelir.
Yol meselesi de böyledir. Derler ki: “Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üstünden geçer.” Doğrudur. Fakat bugün yollar da kirlenmiştir. İnsan artık hangi yola girse, kendine ulaşamıyor. Yol, insanı hakikate götürmek için değil, oyalamak için var. Yönünü kaybetmiş bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar yürür, ama varmazlar. Ararlar, ama bulmazlar. Çünkü bulmak istemeyen bir düzen, arayışları da anlamsızlaştırır.
Mutluluğun bile izne tabi olduğu bir zamandayız. İnsanların sevinmesine tahammül edemeyen bir zihniyet, hüznü de kontrol altına almak ister. Bir başkasının mutlu olması, bir diğerinin huzurunu kaçırıyorsa, orada bir çürüme başlamıştır. Çünkü gerçek insan, başkasının mutluluğunda kendi payını bulur. Bugün ise başkasının sevinci, bir tehdit olarak algılanıyor.
Oysa doğa bize başka bir hakikat öğretir: Dokuz dere bir ırmakta birleşir. Irmaklar, ne kadar coşkun akarsa aksın, denizde sükûna erer. Farklılıklar birleşir, taşkınlıklar yatışır, sesler susar. Deniz, bir tür teslimiyettir. Bir varış noktasıdır. Fakat bugünün insanı denize ulaşamıyor. Çünkü ırmaklar daha yolda kirletiliyor.
Tatlı su, denize varınca tuzlanır. Bu doğanın kanunudur. Ama şimdi başka bir şey oluyor: Daha denize varmadan tuzlanıyor su. Hatta daha da ötesi, tuz bile kokuyor.
“Tuzun kokması”, eski bir ifadedir. Düzenin bozulduğunu, değerlerin çürüdüğünü anlatır. Çünkü tuz, bozulmayı engeller. Koruyandır, saklayandır. Eğer tuz kokarsa, artık hiçbir şey korunamaz. Bugün böyle bir çağdayız. Değerleri koruması gerekenler, değerleri tüketiyor. Adaleti sağlaması gerekenler, adaleti eğip büküyor. Sevgiyi büyütmesi gerekenler, sevgiyi küçültüyor.
Bu yüzden insanların bozulmasına şaşırmamak gerekir. Çünkü bozulma yukarıdan başlar. Tepeden aşağı iner. Bir toplumda en sağlam olması gereken yerler çürürse, geri kalan her şey hızla dağılır. İnsanlar artık birbirinin hayatına müdahale etmeyi hak sanıyor. Kim kimi sevecek, kim neye gülecek, kim nasıl yaşayacak… Günümüzde herkes herkesin hayatına sınır çizmekle meşgul.
Oysa insana sınır çizilemez. O, sınırları aşacak bir varlıktır.
Bugün geldiğimiz noktada, insanın insana tahammülü kalmamış. Herkes bir diğerinin varlığına karşı tetikte. Birbirine alan açmak yerine, alan daraltıyoruz. Bu daralma, sadece sosyal değil; ruhsaldır. Gönüller küçülüyor. Kalpler daralıyor. İnsan, kendi içine bile sığamıyor artık.
Sevginin önüne çekilen setler, bireyleri ve medeniyeti kurutur. Çünkü medeniyet dediğimiz şey, taşla değil, gönülle kurulur. Eğer gönüller kurursa, şehirler büyüse ne olur? Binalar yükselse ne değişir? İçinde sevgi olmayan şehirler, sadece beton yığınından ibarettir.
Bugün insan, kendi inşa ettiği dünyanın altında eziliyor. Teknoloji ilerledikçe, insan geriliyor. İmkânlar arttıkça, huzur azalıyor. Çünkü mesele araçlar değil, niyetlerdir. Niyet bozulduğunda, en güzel araçlar bile zulme dönüşür.
Biz, niyetlerin bozulduğu bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar artık birbirini anlamaktan çok yargılamak için dinliyor. Sevmek için değil, sahip olmak için yaklaşıyor. Karşısındakine yardım etmek yerine, üstünlük kurmak için el uzatıyor. Bu yüzden ilişkiler sığlaşıyor. Derinlik kayboluyor. Samimiyet yerini hesaplara bırakıyor. Oysa insan, başkalarına zarar veren hesaplar yaparak bir yere varamaz. Mutlu olduğu hislerle yaşar.
Bu yüzden bugün en büyük eksiklik, bilgiden ziyade hikmettir. En büyük yoksulluk ise merhamettir. En büyük kayıp zaman ve yanlış anlam peşinde koşmaktır.
Tuzun koktuğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu koku, sadece burnumuza değil, ruhumuza da siniyor. Fakat her şeye rağmen bir hakikat değişmiyor: Su, kendi özünde temizdir. İnsan da öyledir. Ne kadar kirletilirse kirletilsin, özünde saf bir berraklık taşır.
Belki de mesele, yeniden o kaynağa dönmektir.
Nehre eğilip su içemeyen insan, bir gün o suyun kaynağını aramaya başlar. Çünkü susuzluk, eninde sonunda insanı harekete geçirir. İşte umut tam burada başlar: Susuzluğun fark edilmesinde.
Evet, tuz kokuyor. Ama su hâlâ akıyor.
İnsan, hâlâ o sudan içebilecek bir varlık olarak yaşamaya devam ediyor.