İlk sarsıntıda titreyenler en yüksek perdeden konuşanlardır. Çünkü bağırmak güçten değil kırılganlıktan doğar. Gürültü egonun zırhıdır; darbe geldiğinde o zırhın camdan olduğu anlaşılır. En çok emin görünenler çoğu zaman en çok korkanlardır…
İnsan tabiatı nankördür. Dün hangi çukurun dibinde nefes aradığını hangi duvara yaslanarak ayakta kaldığını çabuk unutur. Hafıza işine geleni saklayan işine gelmeyeni sisin arkasına iten bir muhasebecidir. Bu yüzden tarih biraz da unutkanların tekrar tekrar düştüğü çukurların kaydıdır.
Antik Yunan’da tragedya yazarları “hubris” derdi buna yani insanın kendini ölçüsüzce yüceltmesi tanrılara meydan okurcasına büyümesi. Sonrası çoğu zaman “nemesis”tir yani o büyüklük vehmini yerle bir eden darbe. Pers Kralı Xerxes’in Hellespont’a zincir vurma cüreti doğaya hükmettiğini sanan aklın kibirli bir jestiydi; ama deniz insanın hırsına değil kendi yasasına itaat eder. Tarih kendini yenilmez sananların en ufak sarsıntıda nasıl titrediğini gösteren sayfalarla dolu.
Roma İmparatoru Nero iktidarın sarhoşluğuyla şehri bir sahneye çevirdiğinde alkışın sonsuza dek süreceğini sandı. Oysa alkış en çabuk sönen sestir. Fransız Devrimi’nde giyotin yalnızca bir infaz aleti değildi; kibirin dehşetli terazisiydi. Dün saray balkonundan halka bakanların ertesi gün meydanda kalabalığa bakarken dizlerinin titremesi kırılgan egonun tarihsel bir fotoğrafıdır.
Kırılgan ego en yüksek perdeden konuşur çünkü en küçük itirazda çatlayacağını bilir. Sigmund Freud insanın narsisistik yaralanmalarından söz ederken benliğin dış dünyadan gelen darbelerle nasıl sarsıldığını anlatır. Ona göre uygarlık insanın sınırsız isteklerini dizginleyen bir yapıdır; fakat bastırılan her arzu ilk fırsatta yüzeye çıkmak ister. Ego kendini korumak için inkârı yansıtmayı unutmayı seçer. Unutmak burada bir zayıflık değil bir savunma mekanizmasıdır. Ne var ki savunma hakikati ortadan kaldırmaz; yalnızca erteleyip daha sert bir yüzleşmeye hazırlar.
Modern çağda da manzara değişmedi. Teknolojiyle kendini tanrılaştıran insan doğanın bir sarsıntısında acziyetini hatırlıyor. Bir kriz bir felaket bir ekonomik çöküş. En çok böbürlenenlerin en ufak bir darbe karşısında yaprak gibi titremesi bundan. Çünkü gösterişli özgüvenin altında çoğu zaman kırılgan bir iskelet vardır. İnsanın kendine kurduğu taht çoğu zaman kumdan yapılmıştır.
Ne var ki nankörlük yalnızca nimete değil tecrübeye karşı da gösterilir. Dün düştüğü yerden ders çıkarmayan yarın aynı taşta yine tökezler. İbn Haldun’un asabiyet teorisi yükselişin içinde çöküşün tohumlarını taşır der. Güç dayanışmayla doğar; ama güç büyüdükçe kibir artar kibir arttıkça çözülme başlar. Döngü insanın hafızasından değil karakterinden beslenir.
Belki mesele egoyu yok etmek değil ona sınırlarını hatırlatmaktır. İnsanı ayakta tutan biraz da benliktir; fakat benlik hakikatin önüne geçtiğinde kırılganlaşır. Gerçek güç unutmamakta, düştüğü yeri hatırlamakta saklıdır. Çünkü hatırlayan insan titremekten utanmaz. Titremenin insana ait olduğunu bilir. Ve bilir ki asıl olgunluk böbürlenmekte değil kırıldığını kabul edebilmektedir.
İnsan tabiatı nankör olabilir. Ama insan tabiatını aşabilecek tek varlıktır. Bunun yolu da hafızayı diri tutmaktan egoyu terbiye etmekten ve tarihin aynasına bakmaktan geçer. Dününü unutanın yarını da başkasının kaleminden yazılır...