“Geçmiş bir gölge, gelecek bir hayal; hakikat yalnızca şu andır.”

İnsan, en çok iki şeyi hoyratça harcar: zamanı ve sözü.

Ne gariptir ki, geri getirilemeyen ne varsa, en çok onu israf eder.

Zaman…

Avuçlarımızdan su gibi akıp giden, tutuldukça kaçan, tutulamadıkça içimize çöken o görünmez nehir…

Ve söz…

Dudaklarımızdan çıkıp dünyaya karışan, geri dönmeyen, sahibini bile bazen tanımayan o keskin iz…

İnsan, çoğu zaman bunların kıymetini ancak kaybettikten sonra anlar. Oysa kaybedilen zaman geri gelmez, söylenen söz geri dönmez. Hayat, bu iki geri dönülmezliğin arasında sıkışmış bir yürüyüştür.

Zamanı durdurma arzusu, insanın kadim hayallerinden biridir.

Bugün bilimle, dün masalla, yarın belki başka bir umutla… Ama hep aynı özlemle: “Keşke…”

Filmlerde zaman tünelleri kurarız, makineler icat ederiz, geçmişe döneriz.

Bir anıya dokunmak, bir hatayı düzeltmek, bir vedayı geciktirmek isteriz.

Belki bir sevdiğimizi biraz daha tutmak, belki bir sözü hiç söylememek için…

Ama hayat, “keşke”lerle değil, “şimdi” ile yazılır.

Çünkü geçmiş kapanmış bir kapıdır. Gelecek ise henüz açılmamış bir pencere.

İnsan, yalnızca eşiğinde durduğu anda yaşayabilir.

Hepimizin içinde bir “keşke mezarlığı” vardır.

Söylenmemiş sözlerin, tutulmamış ellerin, ertelenmiş sevgilerin gömülü olduğu bir yer…

“Biraz daha vakit olsaydı…”

“Bir kez daha konuşabilseydim…”

“Keşke o gün öyle demeseydim…”

Ama zaman, geriye doğru akmaz.

Ve hayat, ikinci provası olmayan bir sahnedir.

İşte bu yüzden insan, en çok şimdide sınanır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle seslenir:

“Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.”

Bu söz yalnızca yeniliğe değil, farkındalığa da çağrıdır.

Çünkü insanın elinde olan tek zaman, şimdiki zamandır.

Ne geçmişi değiştirebiliriz. Ne de geleceği garanti edebiliriz.

Ama bugünü…Evet, bugünü yaşayabiliriz.

Zaman kadar bir başka keskin hakikat daha vardır: söz.

Bir söz, bir ömrü inşa edebilir. Bir söz, bir ömrü yıkabilir.

Yunus Emre ne güzel söylemiştir:

“Söz ola kese savaşı

Söz ola kestirebaşı

Söz ola ağulu aşı

Yağ ile bal ede bir söz”

Söz, bazen bir merhem olur, bazen bir yara.

Bazen bir gönül yapar, bazen bir gönül yıkar.

Ama değişmeyen bir şey vardır:

Ağızdan çıkan söz, artık bizim değildir.

İnsan çoğu zaman kırdığı kalbin sesini duymaz.

Çünkü o ses dışarıda değil, içeride yankılanır.

Olumsuz bir söz, sadece karşıdakini incitmez, zamanı da kirletir.

Çünkü o an, artık geri dönülemeyecek bir hatıraya dönüşür.

Zaman ve söz…

İkisi de görünmezdir. İkisi de ölçülemez.

Ama ikisinin de bıraktığı iz, ömür boyudur.

Bir insanın ömrü kendisine uzun gelebilir.

Ama insanlık tarihine bakıldığında, bu ömür bir göz kırpmasıdır.

Nice savaşlar, nice kırılmalar, nice “olmasaydı”lar yaşandı.

İnsan hep geriye dönüp değiştirmek istedi.

Ama hiçbir zaman bunu başaramadı.

Çünkü hayatın yönü tektir: ileri.

Şimdi dur ve düşün:

Bu an…

İçinden geçen son düşünce…

Söylemek üzere olduğun o söz…

Hepsi “şimdiki zaman”ın içindedir.

Ve bir an sonra hepsi geçmiş olacaktır.

İşte bu yüzden insan, her anıyla sorumludur.

Zaman ve söz, insanın en pahalı mirasıdır.

Ama en savurganca harcadığı da yine onlardır.

Bir mirasyedi gibi yaşamak kolaydır:

Düşünmeden konuşmak, fark etmeden tüketmek…

Zor olan ise şudur:

Her anın kıymetini bilmek, her sözün ağırlığını taşımak.

Çünkü hayat, aslında tek bir sorudan ibarettir:

“Şu an ne yapıyorsun?”

Ve bu sorunun cevabı, bütün geçmişini ve geleceğini şekillendirir.

O hâlde…

Seviyorsan şimdi söyle.

Affedeceksen şimdi et.

Sarılacaksan şimdi sarıl.

Susman gerekiyorsa şimdi sus.

Çünkü biraz sonra

Ne o an kalacak

Ne de o fırsat…

Unutma:

Zaman beklemez.

Söz geri dönmez.

Ve hayat, sadece “şimdi”de yaşanır.

Daima şimdiki zaman.