HACI ALİ TURAN (23.03.1911- 1974)

Eski Malatya’nın taş kokulu sokaklarında, rüzgârın bile ağır ağır yürüdüğü bir zaman vardı. Sur kapıları, kervanların gölgesini hâlâ hatırlar; han avlularında yankılanan nal sesleri, yirminci yüzyılın ortalarında bile bir masalın son cümleleri gibi uzayıp giderdi. İşte o zamanların birinde, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı civarında, herkesin “Haceli” diye bildiği bir adam yaşardı.

Sıptırız Kapısı’na doğru uzanan yol, aslında eski bir İpek Yolunun yorgun hatırasıydı. Artık deve kervanları yoktu; yerini homurtulu kamyonlar, yüklü minibüsler almıştı. Ama yolun ruhu değişmemişti. Yol, hâlâ insana bakar, insanı sınardı.

O yolun kenarında, iri gövdeli, yalın ayak bir adam dururdu.

“Haceli orada mı?” diye sorardı sürücüler.

“Orada bekler,” derdi bir başkası, başını hafifçe eğerek.

Araç yavaşlar, camlar açılırdı.

— “Selâmünaleyküm Haceli!”

Haceli, geniş yüzünde belli belirsiz bir tebessümle başını kaldırırdı.

— “Aleykümselâm… Yolunuz açık olsun.”

Sonra içeride bir telaş başlardı. Yolcular ceplerine uzanır, bozukluklar, kâğıt paralar toplanırdı. Sanki bu, yazılı olmayan bir kanundu. Kimse nedenini tam bilmezdi ama herkes inanırdı.Verilmezse insanların içine bir sıkıntı çökerdi.

Bir yaşlı kadın yanındakine fısıldadı:

— “Vermeden geçilmez evladım… Uğursuzluk olur.”

Toplanan para uzatılırdı. Haceli alır ama saymazdı bile. Gözleri paraya değil, yola bakardı.

— “Hayırlı yolculuklar, Allah kazadan beladan saklasın!”

O söz, sadece bir temenni değil,sanki yolun kendisine söylenmiş bir duaydı.

Haceli’nin hayatı, sıradan insanların hayatına benzemezdi. Doğduğu yer, Battalgazi’nin Alacakapı Mahallesi… Ama o, sanki hiçbir yere ait değildi. Ne ev kurmuştu ne de dünya telaşına kapılmıştı.

Surlara yakın Hanardı’ndaki eski dede evinde yaşar.Sonra evinden çıkar, yol kenarında saatlerce ayakta bekledi.

Kışın kar diz boyu olurdu. Yakında oturan aile bireyleri O, daha evden çıkmadan gelip kapıya dayanırdı:

— “Bugün gitme Haceli, hasta olursun!”

O, ise sadece şunu söylerdi:

— “Yol beni bekler…”

Bir gün yeğeni Celal, çaresiz, çarşıdan en büyük lastik mesti alıp getirdi.

— “Amca, şunu giy! Bari ayağın üşümesin.”

Haceli mesti giydi, başını salladı. Sonra yine yürüdü. Sıptırız Kapısı’na vardı.

Akşam döndüğünde mestin biri yoktu.

— “Amca, teki nerede?”

— “Birine lazım olmuştur…”

Sanki eşyalar ona ait değildi.Gelip geçen her şey gibi, onlar da sadece bir süreliğine yanındaydı.

Topladığı paralar da öyleydi.

Kimse onun o paraları kendisi için harcadığını görmedi. O paralar, çoğu zaman Karahan Camii’nde din görevlisi olan Kul Vahap Salt’a caminin ihtiyacını karşılasın diye verilirdi.

— “Bunları camilerde kullanın” derdi.

O yıllarda camiler gaz lambasıyla aydınlanırdı. Karanlığı delen o titrek ışıkların içinde, belki de Haceli’nin adı yoktu ama izi vardı.

Halk arasında anlatılanlar ise daha tuhaftı.Bir gün biri demişti ki:

— “Onu Kıbrıs’ta görmüşler…”

Bu söz, Kıbrıs Harekâtı günlerinde yayılmıştı.

Kimse ispatlayamazdı. Ama kimse de inkâr etmezdi.

Çünkü Haceli, zaten bu dünyanın ölçülerine sığmayan bir adamdı.

Bir bayram sabahı…Evde telaş vardı. Yeğeni Celal hazırlanıyordu:

— “Amca, sen evde kal. İnsanlar seni ziyarete gelir.”

Haceli başını kaldırdı:

— “Ben de çıkacağım.”

— “Olmaz” dedi Celal, kapıyı kilitledi ve eşiyle birlikte çıktı.

Ama birkaç dakika sonra, eşi kolunu tutup işaret etti:

— “Bak…”

İleride, yolun kıyısında, Sıptırız Kapısı’na doğru yürüyen bir gölge vardı.

Haceli, çoktan gitmişti.Kapılar onu tutamazdı.

Ölümüne yakın günlerde bile, sanki gidişini kendisi biliyordu.

Bir gün:

— “Bugün bir yere gitmeyin, gözümün önünde olun” dedi.

Öğleden sonra:

— “Doktoru çağırın” diye seslendi.

Doktor geldi, muayene etti, ilaçlar yazdı. İğne yapılırken Haceli gülümsedi:

— “Elin hafifmiş… Hiç acımadı.”

Sonra annesine “bacı” diye seslendi:

— “Bacı, yanıma gel!”

Kadın yaklaştı.

Haceli bir an sustu.:

— “Bir şey diyecektim ama kalsın… Haydin Allah’a ısmarladık.”

Bu, bir vedadan çok bir varış gibiydi.

Birkaç dakika sonra sessizlik çöktü. Haceli dünyasını değiştirmişti.

Onu Sıptırız Mezarlığı’na defnettiler.

Ama vasiyeti vardı:

“Mezarımı yaptırmayın!”

Şimdi, sade bir toprakta yatıyor.

Eski Malatya’nın hafızasında, bir mezardan çok daha büyük bir yer kaplıyor.

Bugün o yoldan geçenler, artık durmuyor belki. Kimse para toplamıyor. Kimse camdan uzanıp “Haceli orada mı?” diye sormuyor.

Ama yol hâlâ orada.

Bazı yaşlılar, akşamüstü rüzgârı eserken sessizce şunu söyler:

— “Eskiden bir adam vardı… Yolu tutardı.”

Belki de mesele, bir adamın hikâyesi değil.

Belki mesele, yol ile insan arasındaki o eski ahdin unutulmuş olmasıdır.

Çünkü bazı insanlar, yolda durmaz.

Yol, onların içinde durur.