İnsan ile nehir arasında gizli bir akrabalık vardır. Görünmeyen ama hissedilen, söylenmeyen ama akan bir bağ.
Bir damla ile başlar her şey.
Sessiz, çekingen, henüz kendi sesini bile tanımayan bir damla…
Toprağın koynundan süzülür, taşların arasından utanarak geçer.
Sonra yürümeyi öğrenir. Birikir. Katılır. Çoğalır.
Ve bir gün fark eder. Artık bir akarsudur.
İnsan da böyledir. Bir nefesle başlar yolculuğu.
Bir anne sıcaklığı, bir baba gölgesi, birkaç tanıdık yüz…
Sonra hayat ona insanları katar. Dostlar, yabancılar, kırgınlıklar, sevinçler…
Ve o da çoğalır, yalnızca beden olarak değil, hatıralarla, izlerle, yaralarla.
Nehir, aktıkça büyür, insan yaşadıkça…
Fakat büyümek her zaman yumuşamak değildir.
Nehir bazen taşar. Kıyılarını aşar, kendini unutur.
Önüne ne çıkarsa sürükler; toprağı, dalı, evi, hatırayı.
Bir anlık coşkunlukla yıkar geçtiği yeri. Sonra geriye sessizlik kalır ve biraz pişmanlık.
İnsan da taşar. Öfkeyle, hırsla, kırgınlıkla, sabırla…
Sözleri kıyılarını aşar, kalpleri yaralar.
Bazen en çok sevdiklerini incitir.
Ve çoğu zaman, en derin yarayı kendine açtığını geç fark eder.
Çünkü insanın en büyük taşkınlığı, kendi içindedir.
Gençlik… Nehirlerin baharıdır.
Coşkun, deli, dizginlenemez…
Köpürerek akar, kayalara çarpar, sesini yükseltir.
Dünya onun yoludur sanır.
İnsan da gençliğinde böyledir. Kanı hızlı akar, kalbi sabırsızdır.
Durmak bilmez, düşünmek istemez. Her engeli aşabileceğine inanır.
Her sözü söylemeye, her kapıyı zorlamaya hakkı var sanır.
Ama hayat…
Hayat büyük bir kayadır.
Küçük taşlara çarpan nehir köpürür, öfkelenir, kabarır.
Ama karşısına sarp bir kaya çıktığında…
Susar. Yavaşlar. Boyun eğer.
İnsan da öyle değil midir? Güçsüz bulduğuna sert, güçlü gördüğüne sessiz…
Hırçınlığı seçtiği yerler de sustuğu anlar da aslında kendini ele verir.
Ve zaman…
Zaman her şeyi terbiye eder.
Yaz sonuna doğru nehir durulur. Suyu çekilir, sesi kısılır.
Artık köpürmez, akar… Sadece akar.
Derinleşmiştir, ağırlaşmıştır, bilgeleşmiştir.
İnsan da yaş aldıkça sakinleşir. Sözleri azalır, bakışları çoğalır.
Anlar ki bağırmak güç değil, susabilmek erdemdir.
Anlar ki hız değil, istikamet kıymetlidir.
Çünkü her çarpışma biraz eksiltir.
Nehir, kayalara vurdukça suyunu kaybeder.
Köpürdükçe kendinden gider.
Görkemli sanılan o öfke, aslında bir eksiliştir.
İnsan da öfkelendikçe tükenir. Hırslandıkça daralır.
Düşünemez olur, göremez olur. Kendi içine çöker fark etmeden.
Boşuna söylenmemiştir: “Keskin sirke küpüne zarar verir.” Diye.
Oysa sakin akan su, yolunu bulur. Mutedil insan, menziline varır.
Ve yol…
Yol tek başına yürünmez.
Nehirler birleşir. Başka sulardan güç alır, başka toprakların izini taşır.
Birlikte çoğalır, birlikte büyürler.
İnsan da bir başkasıyla tamamlanır. Bir eş, bir dost, bir aile…
Farklı hikâyeler, farklı kökler… Ama aynı akışın içinde birleşen hayatlar…
Uyum sağlayan yaşar. Direnen yalnızlaşır.
Ve en sonunda…
Nehir, bütün yolculuğunu bir özleme bağlar.
Denize ulaşmak… Büyük, sonsuz, sessiz o kucaklayışa…
Koşar. Hiç durmadan, hiç şüphe etmeden…
Vardığında… Artık akmaz. Dinlenir.
İnsan da öyledir.
Bir ömür koşar; bazen hırçın, bazen yorgun, bazen kırık…
Ama sonunda ulaşır.
Belki adına “hakikat” der, belki “sevgili”, belki “sonsuzluk” .
Ama bilir ki: Yol bitmiştir.
Ve orada, bütün fırtınalar diner.
Şimdi soralım kendimize
Biz mi nehirleri örnek aldık, yoksa nehirler mi bizi anlatıyor?
Belki de aynı hakikatin iki ayrı hikâyesiyiz:
Biri suyla yazılmış, diğeri beden ve ruhla…
Ve ikimiz de aynı yere akıyoruz.