Ölümün bir dili var mıdır?
Bu soru, insanın hem en eski hem de en sessiz merakıdır. Ölüm, konuşmadığımız ama hep içimizde yankısını duyduğumuz bir dildir aslında. Ne sözcüklerle başlar, ne cümleyle biter; ama bir bakışta, bir susuşta, bir boşlukta konuşur.

Cemal Süreya, “Ölüme inanmazdı yaşarken / Ölünce inandırdı beni” derken ölümün dilini bir ikna biçimine dönüştürür. Ölüm, Süreya’nın şiirinde sustukça çoğalır; yaşamın anlamını yoklukla hatırlatır. Edip Cansever ise ölümün dilini gündelik eşyaların sessizliğinde duyar. Bir masa, bir sandalye, bir gölge… Hepsi birer mezar taşına dönüşür Cansever’in dizelerinde. Onun şiirinde ölüm, insanın mekâna karışması, varlığının çözülmesidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar için ölüm, zamanın içinden geçen bir müziktir. Huzur’da Mümtaz’ın duyduğu o derin iç sıkıntısı, aslında ölüm bilincinin melodisidir. Ölüm, Tanpınar’da bir son değil, bir ritimdir; varoluşun sessiz notasıdır. Rainer Maria Rilke’ye göre ise “ölüm, bizim yüzümüzü tamamlar.” Rilke’nin dünyasında ölüm, yaşamı kesintiye uğratmaz, ona anlam kazandırır. Şiir, ölümün suskunluğundan doğar.

Borges’in labirentlerinde ölüm, bilginin son kapısıdır. Ölüm, her defasında bizi aynı yere, sessizliğin merkezine götürür. Nazım Hikmet’teyse ölüm, direnişin yasaklı nefesidir. Onun dilinde ölüm bile yaşamın içindedir; yasakla konuşur, umutla yankılanır.

Bütün bu seslerin ortaklaştığı bir yer vardır: Ölümün dili, kelimelerin sustuğu yerde başlar.
Bu dil, yalnızca şiirin değil, insanın da dilidir. Çünkü her insan, yaşarken ölümün dilini azar azar öğrenir; bir dostun gidişinde, bir anının sönüşünde, bir bakışın yokluğunda.

Belki de ölümün dili, hayatın en doğru tercümesidir.Sessiz ama eksiksiz.
Ve biz, yaşadıkça o dili okumayı öğreniriz; her gün biraz daha.