İnsanoğlu garip bir kurguyla yaşar. Hepimiz göğüs göğüse çarpışmalara, açıkça ilan edilmiş savaşlara karşı bir savunma mekanizması geliştirmişizdir. Biri size açıkça cephe aldığında ne yapacağınızı bilirsiniz; kalkanınızı kaldırır, gardınızı alırsınız. Peki ya tehlike karşı cepheden değil de, gölgelerin içinden, fısıltılarla geliyorsa?

Hayatta en çok yarayı, kılıcını açıkça çekenlerden değil, kınında saklayıp doğru anı bekleyen o gizli tehlikelerden alırız. Bu insanlar sokakta yanımızdan geçen, aynı havayı soluduğumuz yüzlerdir. Sizinle asla yüksek sesle tartışmazlar. Ancak elde ettiğiniz küçük bir başarıda omuz silkip konuyu değiştirdiklerinde, ya da en mutlu anınızda yüzlerine oturan o anlık donuk ifadede gerçek niyetlerini saniyelik de olsa ele verirler.

Gizli düşmanlık, aslında derin bir yetersizlik hissinden beslenir. Sizin sahip olduğunuz huzura, başardığınız işlere veya duruşunuza içten içe duyulan, itiraf edilememiş bir öfkedir bu. Doğrudan saldırmaya cesaretleri yoktur. Bunun yerine, fırlattıkları iğneleyici lafları ambalajına sararlar. İtibarınızı zedeleyecek o şüphe tohumlarını etrafa sessizce ekerler. Kendi hayatlarındaki boşlukları, sizin tökezlemenizi izleyerek doldurmaya çalışırlar. Siz farkında bile olmadan, kendi içlerinde sizinle amansız bir rekabetin içindedirler.

Böyle bir karanlıkla savaşmanın yolu, onlara istedikleri o sahneyi vermek, yani onlarla aynı seviyeye inip tartışmak değildir. Çünkü gölgeyle kavga edilmez; sadece ışığı açarsınız ve o kaybolur.

Hayatınızın merkezine çektiğiniz net sınır çizgileri, bu gizli tehlikelere karşı en güçlü zırhınızdır. Etrafınızdaki o sessiz sabotajcıları fark ettiğiniz an, kelimelerinizi de sessizleştirin. Hayatınızın kritik detaylarını, zaferlerinizi ve kırgınlıklarınızı onların ulaşamayacağı bir rafa kaldırın. Tepkisizlik, gizli bir düşmana verilebilecek en ağır cezadır.

Bırakın, kendi kurdukları o sessiz rekabetin içinde, kendi yankılarıyla baş başa kalsınlar.