Devlet yönetimi tarihler boyunca iki büyük iddia arasında gidip gelmiştir: Bir tarafta filozofların aklına, ideallerine ve büyük teorilerine dayanan yönetim anlayışı; diğer tarafta ise yazılı kurallara, kurumlara ve hukuka dayanan yönetim biçimi. İlk bakışta felsefe kulağa daha yüksek, daha soylu bir rehber gibi gelebilir. Ancak modern devletlerin tecrübesi bize gösteriyor ki bir ülkeyi ayakta tutan şey soyut fikirler değil, hukukun üstünlüğüdür, hukukun kendisidir.

Felsefe, insanın dünyayı anlamlandırma çabasının en değerli ürünlerinden biridir. Adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramların derinliklerini bizlere felsefe öğretir. Ancak devlet yönetimi soyut ideallerin sahası da değildir. Devlet yönetimi; Somut hayatın, çıkarların, çatışmaların ve insan zaaflarının sahasıdır. Bu yüzden yönetimin temeli yorumlara açık düşünceler değil, herkes için bağlayıcı olan hukuk olmalıdır.

Bir devleti felsefeyle yönetmeye kalktığınızda, yöneticinin “doğru” olarak gördüğü fikir devletin ölçüsü haline gelir. Bu durum, iyi niyetli bir yöneticinin elinde bile keyfiliğe kapı aralar. Yaşam içerisinde bunun örneklerini çokça görebiliriz. Çünkü felsefe yorumlanabilir; herkes kendi doğrusu üzerinden bir yönetim kurabilir. Oysa hukuk, keyfiliğin önüne sınır koyar. Hukuk, yönetenin de yönetilenin de uymak zorunda olduğu ortak bir çerçevedir.

Modern demokrasilerin en büyük başarısı da burada ortaya çıkar: Devleti insanların erdemine değil, kurumların gücüne ve hukukun üstünlüğüne emanet etmektir. Çünkü insan değişir, iktidarlar değişir, fikirler değişir; fakat sağlam bir hukuk düzeni varlığını sürdürdüğü sürece devlet istikrarını korur.

Hukukun olmadığı yerde adalet tesadüflere dönüşür. Hukukun zayıf olduğu yerde ise güç, kuralın yerine geçer. Çünkü hukuk yoksa kendini güçlü zanneden kuralı koymaya kalkar.Bu nedenle gerçek devlet aklı, felsefi doğruların peşinden gitmekten çok hukukun güvenli zeminini inşa etmekte yatar.

Elbetteki felsefe tamamen dışlanmalıdır demek doğru olamaz. Felsefe, hukukun ruhunu besler; adalet fikrini derinleştirir; insan haklarının ufkunu açar, genişletir. Ancak felsefe sadece rehber olabilir, kural koyucu olamaz. Devletin gerçek pusulası hukuk olmalıdır.

Sonuç olarak güçlü devlet, filozofların hayallerine göre değil; hukukun açık, öngörülebilir ve herkes için eşit kurallarına göre yönetilen devlettir. Çünkü adaletin güvencesi iyi niyetli yöneticiler değil, sağlam kurumlar olmalıdır. Kurumların temeli de hukuktur.

Saygılarımla...