Siyaset, yalnızca kazanma sanatı değildir; aynı zamanda kaybetme biçimiyle de karakteristik bir özellik taşır. Sandık gecesi ekranlara yansıyan yüzlere dikkatle baktığımızda bunları çokça görürüz: Kimi yenilgiyi olgunlukla karşılar, kimi ise kaybı bir parantez, hatta bir “hile” olarak görüp hemen yeni bir zafer anlatısına sarılır. O andan itibaren siyaset, demokratik rekabet olmaktan çıkar; kaybı telafi etme dürtüsünün yön verdiği amansız bir mücadeleye dönüşür.
Aslında bu dürtü insanidir. Spor psikolojisinde de, iş dünyasında da kaybeden tarafın daha hırslı döndüğünü biliriz. Ancak siyaset, bir şirket yönetim kurulu ya da bir maç değildir. Burada kaybedilen şey yalnızca bir pozisyon değil, toplumun yönü ve huzurudur. O yüzden “kaybettim, o hâlde ne pahasına olursa olsun kazanmalıyım” refleksi, demokrasinin dokusunu zedelemektedir.
Yakın tarihte pek çok örneğini gördük. Donald Trump, 2020 seçimlerini kaybettikten sonra sonucu kabullenmek yerine uzun süre “çalındı” söylemini diri tuttu. Bu söylem, Amerikan siyasetinde derin bir fay hattı oluşturdu. Öte yandan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, siyasi hayatının farklı dönemlerinde seçim kayıpları yaşadı; ancak bu kayıpları yeni ittifaklar ve stratejilerle telafi etmeye yöneldi. Aynı şekilde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, seçim yenilgilerinin ardından parti içi tartışmaların odağında kaldı. Her bir örnek, kaybetme anının liderlik sınavına dönüştüğünü göstermektedir.
Kaybettikçe kazanma dürtüsünün üç temel tezahürü vardır:
Birincisi, meşruiyeti tartışmaya açmak. Seçim sonuçlarını, yargı kararlarını ya da kurumları hedef alarak “aslında ben kazandım” demek, kısa vadede tabanı konsolide eder. Fakat uzun vadede kurumsal güveni aşındırır.
İkincisi, dili sertleştirmek. Kaybı telafi etmenin en kolay yolu, seçmeni korku ve öfke üzerinden mobilize etmektir. Bu dil, siyaseti bir varoluş savaşına çevirir. Oysa demokrasi, rakibi düşmanlaştırmadan rekabet edebilme rejimidir.
Üçüncüsü, ittifak mimarisini yeniden kurmak. Daha rasyonel olan bu yol, kaybın nedenlerini analiz etmeyi ve yeni toplumsal kesimlerle temas kurmayı gerektirir. Bu yaklaşım, hırsı bir stratejiye dönüştürür.
Asıl mesele şudur: Kaybetmek, siyasette bir son değil; bir veri noktasıdır. Sandık, toplumsal nabzın ölçüm cihazıdır. Eğer siyasetçi bu veriyi doğru okursa, kayıp bir ders olur. Yanlış okursa, bir travmaya dönüşür. Travmatik siyaset ise sürekli teyakkuz hâli yaratır; toplumun enerjisini reformlara değil rövanşlara harcar.
Belki de demokrasinin olgunluk testi tam burada başlar. Kaybeden tarafın, “Bugün olmadı, yarın daha iyisini yapacağım” diyebilmesi; kazanan tarafın ise “Bugün kazandım ama yarın kaybedebilirim” bilinciyle hareket etmesi. Siyaset, kalıcı zaferler değil, geçici yetkiler üretir.
Sonuçta kaybettikçe kazanma dürtüsü, doğru yönetildiğinde yenilenme gücüdür; yanlış yönetildiğinde ise kutuplaşmanın motoru. Toplum olarak sorumuz şu olmalı: Biz rövanş isteyen bir siyaset mi istiyoruz, yoksa muhasebe yapabilen bir siyaset mi? Çünkü demokrasilerde asıl kazanan, sandığı kaybeden değil; kaybetmeyi hazmedebilen iradedir.
Saygılarımla...