Takvimler yine 1 Mayıs'ı gösteriyor. Emek ve Dayanışma Günü... Haber bültenlerinde coşkulu kalabalıklar, atılan sloganlar ve klasikleşmiş bir "bayram" havası yansıyacak ekranlara. Ancak sokağın, caddenin, hatta yanı başımızdaki tarlanın gerçekliği bu ekrandaki tablodan çok daha farklı bir hikaye anlatıyor.
Bir bayram düşünün ki, asıl sahiplerinin büyük bir kısmı o gün de çalışmak zorunda olsun. "İşçi Bayramı" olarak kutladığımız bu resmi tatil gününde, fırıncının ocağı yanmaya devam ediyor. Şoför direksiyon sallıyor, kurye trafikte sipariş yetiştirmeye çalışıyor, esnaf dükkanının kepengini açıyor. Hele ki şafak vakti uyanıp kayısı bahçelerinin yolunu tutan tarım işçisi için 1 Mayıs, sıradan, yorucu ve ter kokan bir cuma gününden farksız. Hal böyleyken sormak hakkımız değil mi: Bu bayram sahiden kimin bayramı?
Emek, senede bir gün atılan sloganlara veya sadece meydanlarda okunan bildirilere sığdırılamayacak kadar hayatın tam merkezindedir. İnşaat iskelesinde güneşte kavrulan ustanın, gece vardiyasından yorgun gözlerle dönen işçinin, tezgâh başında ince ince ter döken zanaatkarın asıl gayesi, ürettiğiyle hayata bir değer katmak ve evine o helal lokmayı götürebilmektir. Alın terinin rengi tektir; gösterişten uzak, hayatın kendisi kadar gerçektir.
1 Mayıs’ı sadece çalışmayanların dinlendiği bir güne veya belirli ritüellerin tekrarlandığı bir kalıba sıkıştırmak, emeğin o evrensel ve naif ruhunu eksik bırakır. Çünkü hayatın durmamasını, soframıza ekmeğin gelmesini, binaların yükselmesini sağlayan o görünmez çaba, tatil dinlemez.
Ekranlarda boy göstermeseler de, meydanlarda sesleri yankılanmasa da, sokakta, tarlada, tezgâh başında sessizce üreterek hayatın akmasını sağlayan tüm isimsiz kahramanların günü kutlu olsun.