Her sabah gazetelerin sayfalarını çevirirken aynı soruyla karşı karşıya kalıyoruz: “İyiler ne zaman kazanacak?” Bu soru, sadece bir serzeniş değil; aynı zamanda toplumun vicdanından yükselen derin bir çığlıktır. Çünkü çoğu zaman kötülüğün daha gürültülü, daha görünür ve daha hızlı sonuç alır gibi göründüğüne tanık oluyoruz.

Oysa iyilik, doğası gereği sessizdir. Bir çocuğun başını okşayan el, kimse görmeden yapılan bir yardım, karşılık beklemeden uzatılan bir destek… Bunlar manşet olmaz. Sosyal medyada trend listesine girmez. Ama hayatı ayakta tutan asıl güç de tam olarak budur.

Bugün “kazanmak” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Eğer kazanmak; daha fazla para, daha fazla güç ve daha fazla görünürlük ise, evet, kötüler çoğu zaman önde gibi görünebilir. Ancak kazanmak; huzur, güven, saygı ve kalıcı izler bırakmaksa, iyiler çoktan öndedir. Sadece bu zafer, alkışlarla değil, zamanla anlaşılır.

Toplum olarak en büyük yanılgımız, iyiliğin anında karşılık bulmasını beklememizdir. Oysa iyilik, bir tohum gibidir. Bugün ekilir, yarın filizlenir, belki yıllar sonra koca bir çınara dönüşür. Kötülük ise çoğu zaman hızlı büyüyen ama köksüz bir bitki gibidir; gösterişli ama geçicidir.

Bu yüzden belki de soruyu değiştirmeliyiz: “İyiler ne zaman kazanacak?” yerine “Biz ne zaman iyiliği çoğaltacağız?” demeliyiz. Çünkü iyilik, beklenen bir sonuç değil, sürekli üretilmesi gereken bir değerdir.

Unutmayalım; tarih, kısa vadede güçlü görünenlerin değil, uzun vadede doğru olanların hikâyesini yazar. Ve o hikâyelerde iyiler, her zaman en anlamlı yeri alır.

Belki bugün değil, belki yarın da değil… Ama iyiler, mutlaka kazanır. Çünkü iyilik, insanlığın en eski ve en dayanıklı gerçeğidir.

Saygılarımla...