Tarih 25 Haziran 2026 Sabah saat 07.30…

Derin uykudaydık.

Bir anda yatağın altından gelen o tanıdık sarsıntıyla uyandık.

Önce hafifti…

Sonra şiddetlendi…

Bulunduğumuz bina doğudan batıya, ardından kuzeyden güneye doğru uzun uzun sallanmaya başladı.

Saniyeler geçiyordu…

Ama sarsıntı bitmiyordu.

10 saniye…

15 saniye…

20 saniye…

Ve yaklaşık 25 saniye süren o sarsıntı…

Belki yalnızca 25 saniyeydi…

Ama depremi yaşamış insanlar bilir; bazen 25 saniye, bir ömür kadar uzundur.

Çünkü deprem yalnızca binayı değil, insanın hafızasını da sarsıyor.

Ben de öyle yaşadım.

O birkaç saniye boyunca bulunduğum yer Japonya değildi.

Zihnim beni yıllar öncesinin Malatya’sına götürdü.

Yıkılan binalar…

Toz bulutları…

Yollarda yükselen çığlıklar…

Çekmeyen telefonlar…

“Acaba ailem iyi mi?” endişesi…

Belirsizliğin insanın içine bıraktığı o tarifsiz boşluk…

Sarsıntı sona erdiğinde ilk yaptığım şey televizyonu açmak oldu.

Japon televizyonları kesintisiz canlı yayına geçmişti.

Ekranlarda büyük harflerle tek ifade vardı:

M6.9

Haritalar ardı ardına ekrana geliyor, etkilenen bölgeler gösteriliyor, uzmanlar gelişmeleri değerlendiriyor, vatandaşlardan yalnızca resmî açıklamaları takip etmeleri isteniyordu.

Deniz seviyesinde küçük değişimler olabileceği belirtiliyor, ancak yıkıcı bir tsunami beklenmediği özellikle vurgulanıyordu.

Pencereye yöneldim.

Beklediğim manzara ile gördüğüm manzara birbirinden tamamen farklıydı.

Ne panikle koşuşturan insanlar…

Ne korna sesleri…

Ne birbirini ezen kalabalıklar…

Ne de büyük bir kaos…

Raflardan düşen birkaç ürün…

Güvenlik amacıyla kısa süre durdurulan trenler…

Ve ardından…

Hayat kaldığı yerden devam etti.

Yaklaşık 41 milyon insanın yaşadığı dünyanın en büyük metropol alanında, 6,9 büyüklüğündeki depremin ardından gündem; büyük yıkımlar değil, hayatın güvenli şekilde normale dönmesiydi.

Depremin üzerinden henüz bir saat bile geçmemişti.

Saatler 08.30’u gösterdiğinde Japonya Başbakanı kameraların karşısındaydı.

İlk mesajı oldukça sakindi.

Hasar tespiti…

Arama kurtarma hazırlıkları…

Ulaşım altyapısının kontrolü…

Vatandaşların doğru ve şeffaf şekilde bilgilendirilmesi…

İlgili tüm kurumlara tam koordinasyon talimatı verdi.

Vatandaşlardan ise yalnızca resmî açıklamaları takip etmelerini ve sakin olmalarını istedi.

Daha da dikkatimi çeken şey şuydu:

Haber bültenlerinde “Kaç bina yıkıldı?” sorusundan çok;

“Hangi Shinkansen hattı yeniden açıldı?”

“Hangi havalimanındaki kontroller tamamlandı?”

“Hangi metro hattı tekrar hizmet vermeye başladı?”

sorularının cevapları veriliyordu.

Çünkü amaç, paniği büyütmek değil; hayatı güvenli şekilde normale döndürmekti.

İşte tam o anda kendi kendime şu soruyu sordum:

Aynı büyüklükteki bir deprem, neden iki ülkede iki bambaşka hikâye yazıyor?

Burada haksızlık yapmak da istemem.

Çünkü ülkemiz, yaşadığımız büyük depremlerin ardından devletiyle, milletiyle, belediyeleriyle, gönüllüleriyle ve yardım kuruluşlarıyla gerçekten büyük bir dayanışma örneği gösterdi.

Yaralar sarıldı.

Yeni şehirler kuruldu.

Milyonlarca insanın acısı paylaşılmaya çalışıldı.

Bunlar küçümsenecek işler değildir.

Ancak Japonya bana başka bir gerçeği düşündürdü.

Asıl başarı…

Depremden sonraki organizasyon değil,

Depremden önceki hazırlıktır.

Depreme dayanıklı yapılar…

Tavizsiz denetimler…

Erken uyarı sistemleri…

Yıllardır sürdürülen eğitimler…

Ve insan hayatını her şeyin üzerinde tutan bir anlayış…

Belki de medeniyet; felaketlerden sonra ne kadar güçlü ayağa kalktığınızla değil, felaket gelmeden önce ne kadar hazır olduğunuzla ölçülüyor.

Bu satırları Japonya’dan yazıyorum.

Ama aslında anlatmak istediğim Japonya değil.

Bir deprem ülkesi olarak ulaşabileceğimiz seviyeyi anlatıyorum.

Rabbim ülkemize bir daha böyle acılar yaşatmasın.

Çünkü deprem, Allah’ın takdiridir.

Tedbir ise insanın sorumluluğudur.