Bir zamanlar sohbetler vardı. Çayın buharı yükselirken dertler paylaşılır, sevinçler çoğalırdı. Şimdi ise konuşuyoruz ama dinlemiyoruz. Cevap vermek için bekliyoruz, anlamak için değil.

Sosyal medya sayesinde herkesin bir fikri var. Her olay saniyeler içinde yorumlanıyor, herkes haklı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Fakat aynı hızla empatiyi de kaybediyoruz. Bir haber görüyoruz, birkaç satır okuyoruz ve hemen hüküm veriyoruz. Oysa her olayın görünmeyen bir yüzü, her insanın bilinmeyen bir hikâyesi var.

Malatya da bu değişimin dışında değil. Depremden sonra aynı acıyı paylaşan insanlar bugün trafikte, iş yerinde, sosyal hayatta en küçük tartışmalarda birbirine tahammül edemiyor. Oysa bu şehir, dayanışmasıyla ayağa kalkmaya çalışan bir şehir. Belki de yeniden inşa etmemiz gereken ilk şey binalar değil, birbirimize olan güvenimizdir.

Günlük hayatın temposu hepimizi yoruyor. Ekonomik kaygılar, gelecek endişesi, iş stresi derken kimsenin sabrı kalmadı. Bir market kuyruğunda, bir hastane koridorunda ya da trafikte küçük bir olayın büyük tartışmalara dönüşmesinin nedeni de bu. Herkes yük taşıyor ama kimse karşısındakinin de aynı yükü taşıyabileceğini düşünmüyor.

Oysa bazen bir insanı gerçekten dinlemek, uzun cümlelerden daha değerlidir. Bir selam, bir teşekkür, bir anlayış gösterisi belki de günün en büyük iyiliğidir. Ne teknolojinin ne de hızın bize kazandıramadığı huzuru, belki de yeniden birbirimizi anlamaya çalışarak bulacağız.

Bugün en çok ihtiyacımız olan şey yeni uygulamalar, yeni tartışmalar ya da daha yüksek sesle konuşmak değil. Biraz yavaşlamak… Birbirimizi gerçekten dinlemek… Çünkü konuşmak iletişimin başlangıcıdır; dinlemek ise insan kalabilmenin en önemli şartıdır.

Belki de değişim, tam da burada başlıyor.
İstersen bunu daha sert eleştirel, daha duygusal ya da tamamen Malatya odaklı bir köşe yazısına da dönüştürebilirim.