Bir şehri ayakta tutan nedir?
Yolları mı, binaları mı, kalabalıkları mı?
Hayır…
Bir şehri asıl ayakta tutan, o şehrin ailelerinde saklı olan hatıradır.
İşte bu yüzden, bir zamanlar Malatya, sadece evlerin kurulduğu bir yer değil; hayatın yoğrulduğu bir ocaktı.
Malatya’da ev demek, dört duvar demek değildi. Ev, avlu demekti.
Yüksek duvarlarla çevrili o avlular, dışarıya kapalı ama hayata sonuna kadar açıktı. Sokaktan geçen gözlerden sakınılan o alan, aslında bir ailenin en görünür yüzüydü. Çünkü hayat orada başlar, orada büyür, orada paylaşılırdı.
Avluya girildiğinde insanı ilk karşılayan şey, bir düzen değil; bir ahenkti.
Bir köşede tandır damı…
Bir köşede çamaşır taşları…
Ortada dut gölgesi, kayısı kokusu…
Ve bir kenarda suyun serinliğini saklayan küçük bir havuz…
Bu avlu, Malatyalı kadının hem dünyası hem ustalığıydı.
O, yalnızca bir ev hanımı değildi;
Bir üretici, bir öğretici, bir koruyucu ve bir sanatkârdı.
Ekmek tandırda pişerdi ama asıl pişen şey, dayanışmanın kendisiydi.
Çünkü tandır yalnız yakılmazdı.
Komşular gelir, hamurlar birlikte yoğrulur, ekmekler birlikte açılırdı. Hamur kabarmadan, gönüller kabarırdı.
İşte buna imece denirdi.
Ama imece sadece iş bölümü değildi;
Birbirinin yükünü omuzlama ahlakıydı.
Tandır ekmeği imecesi…
Erişte dökme imecesi…
Şehriye kesme, bulgur kaynatma, salça çevirme imecesi…
Düğün imecesi, bayram imecesi…
Her biri, Malatya’nın görünmeyen bağlarıydı.
Avlular aynı zamanda birer açık hava mutfağıydı.
Bugün raflardan aldığımız ürünlerin çoğu, o günlerde emekle, bilgiyle ve sabırla hazırlanırdı.
Bulgur kaynayan kazanlar, pestil serilen bezler, tarhana kokan sergiler…
Bugün adına “gıda mühendisliği” dediğimiz ne varsa, o günlerin anneleri ve bacıları bunu sezgileriyle, tecrübeleriyle yaparlardı.
Onlar sadece yemek üretmezdi;
Sağlığı, bereketi ve güveni üretirlerdi.
Evlerin içi de en az avlular kadar anlamlıydı.
Alt katta mutfak ve hızna…
Üst katta odalar…
Ve her odada bir hayat…
Ama asıl zenginlik, odaların sayısında değil;
o odalarda yaşayan kuşakların çokluğundaydı.
Dede, nine, anne, baba, çocuklar…
Aynı sofraya oturan, aynı duaya “âmin” diyen üç kuşak…
Dedeler torunlarının elinden tutar, çarşıyı öğretirdi.
Neneler, hayatın inceliğini fısıldardı.
Ramazan’ın sabrını, bayramın edebini, sofranın adabını büyükler öğretirdi.
Bir çocuk sadece büyümezdi o evlerde; terbiye edilir, yoğrulur, insan olurdu.
Akşam sofraları ise başlı başına bir mektepti.
Eyvanda kurulan sofrada bir sini etrafında toplanılır, en büyük “Bismillah” demeden kimse lokmaya uzanmazdı.
Yemek yalnız karın doyurmak değildi; birlik olmanın, şükretmenin ve paylaşmanın adıydı.
Ve o sofralar sadece aileye ait değildi.
Komşunun hakkı vardı o yemeklerde.
“Yemeğin kokusu komşuya gider” denirdi.
Bu yüzden bir tabak mutlaka kapıdan çıkardı.
Çünkü Malatya’da komşuluk, kapı komşuluğu değil; gönül komşuluğuydu.
Bugün ise başka bir yerde duruyoruz.
Modernleşme adına küçülen evler, daralan hayatlar ve yalnızlaşan insanlar…
Çekirdek aile, büyük ailelerin yerini aldı.
Ama ne yazık ki o yapının yerine, aynı sıcaklığı taşıyan yeni bir düzen kurulamadı.
Çocuklar artık dedelerin dizinin dibinde değil; ekranların karşısında büyüyor.
Anneler ve babalar hayatın yükü altında koşarken, çocukların terbiyesi çoğu zaman başkalarına emanet ediliyor.
Ve biz yavaş yavaş şunu kaybediyoruz:
Ailenin ruhunu…
Oysa bir milletin geleceği ne sadece ekonomide ne de teknolojidedir.
Asıl gelecek, değerlerini bilen, köklerini unutmayan, ahlakla yoğrulmuş nesillerdedir.
Bu yüzden yapılması gereken şey geçmişe dönmek değil; geçmişin özünü bugüne taşımaktır.
Çünkü Malatya’nın asıl temeli taşla, betonla atılmadı…
Aileyle atıldı.
Ve bir şehir, ancak o temelin üzerinde yükselirse gerçek anlamda ayakta kalabilir.