İSTOP

Malatya Mahallelerinde Refleksin ve Kahkahanın Oyunu

Bir top havaya fırlatılır, bir isim bağırılırdı. O an herkes kaçışır, biri topun altında kalırdı. İstop, Malatya sokaklarında hem hızın hem şaşkınlığın hem de bol kahkahanın oyunuydu.

Malatya mahallelerinde top bulunan her yerde istop oynanırdı. Özel saha gerekmezdi. Bir arsa, bir okul bahçesi, hatta genişçe bir sokak bile yeterdi. Oyunun malzemesi basitti: bir lastik top ve bolca çocuk.

Çocuklar bir çember oluşturur, topu ortadaki oyuncuya verirlerdi. Ortadaki, topu havaya atarken bir isim söylerdi:

“Ahmet!”

İsmi söylenen çocuk topu yakalamaya çalışırken diğerleri hızla kaçışırdı. Top yere düşmeden yakalanırsa hemen “İstop!” diye bağırır, herkes olduğu yerde donardı. İşte o an, oyunun en heyecanlı yeriydi.

Topu tutan oyuncu, en yakınındaki birini hedef alırdı. Attığı top isabet ederse hedef oyuncu ebe olurdu. Iskalanırsa ebe yine aynı kişi kalırdı. Bazen top yumuşak gelir, bazen beklenmedik hızla çarpar ama kimse darılmazdı. Çünkü istop biraz da dayanıklılık işiydi.

Oyunda refleks kadar dikkat de önemliydi. İsmin söylenip söylenmediğini iyi dinlemek gerekirdi. Bazen insan kendi adını duymadan kaçmaya başlar, bazen başkasının adını kendi sanırdı.

Mahallede en hızlı koşanlar kadar en iyi nişan alanlar da ün yapardı.

Tozlu Bir Yaz Öğlesi

Yine yaz… Güneş tepede ama gölgede serin bir yer bulmuşuz. Elimizde hafif yumuşamış bir lastik top.

Top havaya atıldı.

“Kemal!” diye bir ses.

Bir an donup kaldım. Kaçanlar çoktan dağılmış. Top gözümün önünde düşüyor. Koşup yakaladım.

“İstop!” diye bağırdım.

Herkes olduğu yerde durdu. Kimi yarım adımda, kimi eğilmiş vaziyette… Sanki zaman donmuştu.

En yakınımdaki arkadaşım hafifçe gülümsüyor; topu atmayacağımı düşünüyor belli ki. Ama o an içimde küçük bir rekabet var. Hedef aldım, attım.

Top dizine çarptı.

Bir anlık sessizlik… Sonra kahkahalar yükseldi.

“Yandın!” diye bağırdık.

Az sonra roller değişti. Bu kez ben kaçıyorum.

O gün kaç kez ebe olduğumuzu hatırlamıyorum. Ama o yaz öğlesinin sıcaklığı, topun elde bıraktığı lastik kokusu ve yükselen kahkahalar hâlâ aklımda.

İstop, çocuklara hem hızlı düşünmeyi hem sonucu kabullenmeyi öğretirdi. Bazen ismin çıkar, ortada kalırsın. Bazen başkasının ismi söylenir, kaçma şansı bulursun.

Hayata benzerdi biraz.

Top bir gün mutlaka senin adına düşerdi.

Malatya sokaklarında istop oynayan çocuklar, farkında olmadan şunu öğrenirdi:

Dikkatli ol.

Hızlı karar ver.

Ve düşsen bile oyundan kopma.

SAKLAMBAÇ

Malatya Mahallelerinde Akşamın ve Sessizliğin Oyunu

Bir çocuk,gözler kapalı duvara dayanır, yüksek sesle sayardı. Diğerleri gölgelere karışırdı. Saklambaç, Malatya mahallelerinde sadece bir oyun değil akşamın gelişini haber veren bir çocukluk ritüeliydi.

Malatya’da saklambaç genellikle gün batımına yakın başlardı. Çünkü saklanmak için gölge gerekirdi. Kerpiç duvar dipleri, odunluk arkaları, dut ağaçlarının altı, yarım kalmış inşaat köşeleri… Her yer potansiyel bir sığınaktı.

Ebe, bir duvara ya da elektrik direğine yüzünü dayar, gözlerini kapatırdı.

“Yirmiye kadar sayıyorum!”

Sayarken sesi mahalleye yayılırdı:

“Bir… iki… üç…”

O sayış, saklanan çocukların kalp atışıyla yarışırdı. Herkes bir köşe bulma telaşında. Kimi kapı aralığına siner, kimi komşunun tandır evinin arkasına saklanırdı.

Saklambaç, sadece saklanmak değil doğru zamanı kollamaktı. Ebe uzaklaşınca sessizce çıkıp sobelenen yere koşmak, ebe fark etmeden “Sobe!” diye bağırmak ustalıktı.

Yakalanan üzülürdü ama oyundan kopmazdı. Çünkü birazdan yine saklanma şansı gelecekti.

Bu oyun çocuklara sabrı öğretirdi. Beklemeyi, sessiz kalmayı, nefesini tutmayı…

Akşam Ezanı Öncesi

Yaz akşamıydı. Hava serinlemeye başlamış. Annem kapının önünde oturuyor ama gözü bizde.

Ben dut ağacının arkasına saklanmışım. Kalbim hızlı atıyor. Ebe saymayı bitirmiş.

Ayak sesleri yaklaşıyor. Toprağın hışırtısını duyuyorum. Nefesimi tutuyorum. O an dünya küçülüyor, sadece o ağacın arkası kalıyor.

Ebe uzaklaşınca fırsatı yakalayıp koşuyorum. Ayaklarım yere sert basıyor.

“Sobe!” diye bağırıyorum direğe dokunurken.

Tam o sırada camiden akşam ezanı yükseliyor.

Bir an herkes duruyor.

Oyun bitmiş demektir.

Annem uzaktan sesleniyor:

“Yeter artık, hadi eve!”

Ebe yüksek sesle bağırıyor:

“Ayağımın altı çağala,/ herkes evine dağıla!”

Biraz isteksiz, biraz mutlu dağılıyoruz. Sokak yavaş yavaş sessizleşiyor.

Saklambaç, belki de çocukluğun en masum oyunuydu. Ne kırılan topaç vardı ne ölçülen mesafe. Sadece saklanan çocuklar ve onu arayan bir arkadaş…

Belki de bu yüzden içimizde hâlâ bir yer, bir duvar dibine saklanmış gibi durur.

Ve hayat ne kadar kalabalık olursa olsun, bazen insan yine “Sobe!” diye bağırmak ister.

Malatya’nın akşamüstü gölgelerinde oynanan saklambaç, bize şunu öğretmişti:

Gizlenmek geçicidir.

Bulunmak kaçınılmazdır.

Ama en güzeli, birlikte oynanan o kısa zamandır.

MALATYA MAHALLE OYUNLARI ÇOCUKLARA NE KAZANDIRIRDI

Topraktan Yetişen Bir Kültürün Çocukluk Hafızası

Topaç dönerdi, mendil için koşulurdu, çelik uzaklara savrulurdu, birdirbirde sırt sırta verilirdi, saklambaçta gölgeler uzardı, istopta bir isimle herkes dağılırdı. Malatya mahalle oyunları sadece vakit geçirme aracı değil; bir kültürün, bir terbiyenin ve bir birlikte yaşama ahlâkının okuluydu.

Bir zamanlar Malatya’da çocuk olmak, sokağa ait olmak demekti. Evler küçüktü ama sokak genişti. Oyuncak azdı ama oyun çoktu. Toprak zemin, kerpiç duvar, dut ağacı gölgesi… Mahalle, başlı başına bir oyun alanıydı.

Bu oyunlar rastgele ortaya çıkmamıştı. Her biri, Anadolu’nun yüzyıllar içinde süzülmüş yaşayış biçiminin çocuklara yansıyan hâliydi.

Sabır ve Ustalık: Topaç

Topaç çeviren çocuk, önce kaytan sarmayı öğrenirdi. Sıkı mı sarılacak, gevşek mi? İp ıslatılacak mı? Sabır göstermeden topaç dönmezdi. Uzun süre dönen topaç “baş” olurdu.

Bu oyun, çocuğa şunu öğretirdi:

Emek vermeden dönüş olmaz.

Hazırlık yapmadan başarı gelmez.

Toprak zeminde dönen o küçük ahşap oyuncak, aslında sabrın sembolüydü.

Cesaret ve Anlık Karar: Mendil Kapmaca

Ortada duran küçücük bir mendil… Ama iki takımın onuru o mendile bağlıydı. Koşmak yetmezdi; doğru anı kollamak gerekirdi. Geri çekilmek mi, hamle yapmak mı?

Mendil kapmaca, çocuklara risk almayı öğretirdi. Aynı zamanda takım olmayı, birlikte sevinmeyi, birlikte üzülmeyi…

Mahalle kültüründe birey tek başına güçlü değildir, omuz omuza durduğunda anlam kazanır.

Güç ve Hesap: Çelik Çomak

Çelik çomakta ölçü vardı. Vuruş vardı. Hesap vardı. Çeliği uzağa göndermek için sadece güç değil, zamanlama gerekirdi.

Rakibin yakalarsa yanarsın. Ölçerken adil olmazsan oyun bozulur.

Bu oyun, Anadolu insanının adalet duygusunun çocukluktaki provasından başka bir şey değildi.

Güven ve Dayanışma: Birdirbir

Sırt sırta eğilen çocuklar… Üzerinden atlayanlar… Düşüldüğünde birlikte gülmeler…

Birdirbir, yük paylaşmayı öğretirdi. Eğilen çocuk, arkasındakine güvenirdi. Atlayan çocuk, o sırtın kendisini taşıyacağını bilirdi.

Belki de bu yüzden o dönem mahalleler, daha sağlamdı. İnsanlar birbirinin sırtını yere getirmezdi.

Sabır ve Bekleyiş: Saklambaç

Akşamüstü gölgelerinde oynanan saklambaç, biraz da hayata hazırlanmaydı. Nefesini tutmayı, zamanı kollamayı, doğru anı beklemeyi öğretirdi.

Ve en önemlisi:

Herkes bir gün bulunurdu.

Bu oyunda kazanan ya da kaybeden yoktu. Sadece sıra vardı. Hayat gibi…

Refleks ve Kabulleniş: İstop

Bir isimle herkes dağılırdı. Top bir gün mutlaka senin adına düşerdi.

İstop, hızlı düşünmeyi ama sonucu da kabullenmeyi öğretirdi. Kaçamazsan ebe olurdun. Ama oyun bitmezdi.

Çünkü mahalle oyunlarında dışlanmak yoktu. Döngü vardı.

Mahalle: Açık Hava Okulu

Bu oyunların hiçbiri sadece eğlence değildi. Mahalle, çocukların ilk sosyal laboratuvarıydı. Kuralları çocuklar koyar, adaleti çocuklar sağlar, itirazı yine çocuklar çözerdi.

Büyükler, uzaktan izlerdi ama müdahale etmezdi. Çünkü oyun, çocuğun kendi dünyasını kurma alanıydı.

Bugün beton zeminler arttı, ekranlar çoğaldı, oyunlar dijitalleşti. Ama o dönem oynanan mahalle oyunları, bedeni hareketle, zihni dikkatle, ruhu dayanışmayla beslerdi.

Topaç sabrı, mendil cesareti, çelik hesap gücünü, birdirbir dayanışmayı, saklambaç bekleyişi, istop kabullenişi öğretirdi.

Bu yüzden Malatya mahalle oyunları bir kültür meselesidir.

Çünkü o sokaklarda sadece çocuklar büyümedi; karakterler büyüdü, ahlâk büyüdü, birlikte yaşama terbiyesi büyüdü.

Belki bugün o oyunlar aynı coşkuyla oynanmıyor.

Ama hafızamızda hâlâ bir topaç dönüyor, bir mendil için birileri koşuyor, bir çocuk gölgeye saklanıyor.

Ve biz ne zaman geçmişi ansak, içimizdeki mahalle, hâlâ akşam ezanına kadar açık kalıyor.