Eskiden insanlar birbirlerinin kapısını çalardı, şimdi birbirlerinin hikâyelerine bakıyor. Kimin ne yaptığını biliyoruz, nereye gittiğinden haberdarız, ne yediğini, ne giydiğini, kiminle vakit geçirdiğini görüyoruz. Fakat bütün bu bilgiye rağmen birbirimizi gerçekten ne kadar tanıyoruz?
Bir arkadaşımızın üzgün olduğunu paylaştığı fotoğraftan anlayabiliyoruz. Bir başkasının mutlu olduğunu gülümseyen yüzünden düşünüyoruz. Bazen bir insanın hayatında olup bitenleri, onunla aynı masaya oturmadan, tek kelime konuşmadan takip ediyoruz.
Sonra da birbirimize yakın olduğumuzu sanıyoruz.
Oysa birinin hayatını izlemekle onun hayatında yer almak aynı şey değil.
Bir insanın bütün fotoğraflarını görmek, onun bir derdini bildiğimiz anlamına gelmiyor.
Bir beğeni, bir hatır sormanın yerini tutar mı?
Sosyal medya bize insanlarla bağlantıda kalmanın kolay bir yolunu sundu. Uzak şehirlerdeki arkadaşlarımızı görebiliyor, yıllardır görüşmediğimiz insanların hayatlarından haberdar olabiliyoruz. Bunda yanlış bir şey yok. Asıl mesele, bu kolaylığın zamanla gerçek iletişimin yerine geçmesi.
Birinin doğum gününü kutlamak için mesaj yazmak yerine fotoğrafını beğeniyoruz. Uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşımızın nasıl olduğunu merak ediyoruz ama aramak yerine paylaşımlarına bakıyoruz. Bir yakınımızın zor bir dönemden geçtiğini öğreniyoruz, içimizden geçmiş olsun demek geliyor ama bazen bunu bile yazmadan ekranı kaydırıyoruz.
Belki kötü insanlar olduğumuz için değil, her şeye yetişmeye çalışırken iletişimi de hızlandırdığımız için böyle davranıyoruz.
Fakat insan, hatırlanmakla yalnızca görülmek arasındaki farkı hissediyor. Kalabalıklar içinde unutulmak, bazen tek başına olmaktan daha ağır geliyor.
Mutluluğun da üzüntünün de bir vitrini var
Bugün hayatlarımızı anlatırken neyi göstereceğimizi de düşünüyoruz. Güzel bir günün en iyi fotoğrafını seçiyor, kendimizi en iyi hissettiğimiz anları paylaşıyoruz. Başarısızlıklarımızı, kararsızlıklarımızı ve içinden çıkamadığımız meseleleri ise çoğu zaman kendimize saklıyoruz.
Böylece herkesin hayatı dışarıdan daha düzenli, daha renkli ve daha mutlu görünüyor.
Bu görüntülerin arasında kendi sıradan günlerimize bakıp bir şeyleri eksik yaptığımızı düşünebiliyoruz. Başkalarının en güzel anlarını kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırıyoruz.
Oysa kimse bir fotoğrafın öncesini ve sonrasını paylaşmak zorunda değil. Herkesin göstermediği bir tarafı, anlatmadığı bir hikâyesi var.
Belki de bu yüzden birbirimize karşı daha anlayışlı olmaya ihtiyacımız var. Çünkü ekranda gördüğümüz hayatların arkasında da bizimkine benzeyen kaygılar, korkular ve çözülmeyi bekleyen sorunlar bulunabilir.
Birini gerçekten görmek ne demek?
Birini gerçekten görmek, yalnızca yüzüne bakmak değildir. Sesindeki yorgunluğu fark etmek, her zamanki gibi konuşmadığında bir şeylerin yolunda gitmediğini anlayabilmek, anlatmaya cesaret edemediği bir derdi olduğunda yanında durabilmektir.
Bazen uzun bir konuşma bile gerekmez. İçtenlikle sorulan bir “Nasılsın?” ve cevabı gerçekten dinlemek için ayrılan birkaç dakika yeterlidir.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey daha fazla insana ulaşmak değil, hayatımızda olan insanlara biraz daha dikkatle yaklaşmak.
Çünkü telefonlarımızın rehberleri kalabalıklaşırken sofralarımız tenhalaşabiliyor. Takipçi sayılarımız artarken bizi gerçekten tanıyan insanların sayısı aynı kalabiliyor.
Birbirimizin hayatına bakıyoruz ama birbirimizin yükünü fark etmiyoruz.
Belki bu yazıyı okuduktan sonra uzun zamandır aramadığınız birini ararsınız. Bir paylaşımın altına bırakacağınız bir beğeni yerine, gerçekten ne yaşadığını sorarsınız. Belki de hiçbir şey yapmaz, yalnızca bir an düşünürsünüz.
Ama şu soruyu kendimize sormadan geçmeyelim:
Biz birbirimizin hayatında gerçekten var mıyız, yoksa yalnızca birbirimizin ekranlarında mı yaşıyoruz?