Haritaya her baktığımda aynı şey dikkatimi çeker: Anadolu, sanki üç kıtanın birbirine uzattığı bir elin avuç içi gibi duruyor.
Avrupa’ya Balkanlar üzerinden, Asya’ya Ortadoğu üzerinden, Rusya’ya Karadeniz üzerinden, Afrika’ya da Akdeniz üzerinden uzanıyor. Üç tarafı denizlerle çevrili, sekiz komşuyla kara sınırı olan, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan tek su yoluna ev sahipliği yapan bu toprak parçası için “kavşak” demek aslında yetersiz kalıyor. Burası, tarih boyunca yolların kendisinin buluştuğu yer.
Yeni yayımlanan bir akademik çalışma bu gerçeği, “Türk Barış Yolu” adını verdiği bir kavramsal modelin dayanağı yapıyor. Çalışmayı okurken fark ettim ki, ortaya konan fikir yalnızca bir ulaşım projesi değil; aynı zamanda Türkiye’nin coğrafyasına nasıl baktığımızla ilgili bir çağrı. Coğrafya bir kader mi, yoksa bir fırsat mı? Yazarlar ikinci seçeneği savunuyor.
Yolların üzerindeki ülke
Anadolu’nun yol hikâyesi bugünün icadı değil. Göbeklitepe’den Çatalhöyük’e uzanan yerleşme tarihi, Hititlerden Frigyalılara, Lidyalılardan Perslere, Romalılardan Selçuklulara ve Osmanlılara kadar sayısız medeniyetin bu topraklarda doğup büyümesi, hep aynı sebebe dayanıyor: Yollar buradan geçiyordu. Kral Yolu, İpek Yolu, Baharat Yolu ve Transversal güzergâh, Anadolu’nun farklı bölgelerinden geçerek kervanlara, tüccarlara, orduları da beraberinde taşıyan siyasi iradelere ev sahipliği yaptı.
Bugün de benzer bir hikâyenin yeni bölümünü yaşıyoruz. Çin’den başlayıp Avrupa’ya uzanan “Bir Kuşak, Bir Yol” girişiminin altı güzergâhından biri olan Orta Koridor, Orta Asya’yı ve Batı Asya’yı geçerek Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşıyor. Bu koridorun bir kolu, Bakü-Tiflis-Kars hattı üzerinden akıyor. Çalışmanın aktardığı kadarıyla bu ana ve ara yolların Türkiye’nin hem doğuyla hem batıyla ticari ilişkilerini canlandırması bekleniyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin konumu, yalnızca haritada değil, bugünün ekonomisinde de somut bir sermaye. Kara, hava, deniz, demiryolu ve boru hatlarının hepsinde söz sahibi olabilecek az sayıdaki ülkeden biriyiz. Ama bu sermayeyi değerlendirmek, onun üzerinde oturmaktan çok farklı bir şey.
Nimet ve yük
Coğrafi konumun her zaman ödüllendirici olmadığını da unutmamak gerekir. Kavşakta durmanın bir bedeli var: Her fırtına önce kavşağı vurur. Çalışmada da vurgulandığı gibi Türkiye; Balkanlar’daki, Kafkaslar’daki ve Ortadoğu’daki gelişmelerden hem doğrudan hem dolaylı biçimde etkileniyor. Irak’ta, Suriye’de ve İran çevresinde yaşanan her gerilim, Ankara’nın gündemine çok kısa sürede giriyor. Buna karşılık Türkiye bu olaylara salt seyirci değil; Rusya-Ukrayna Savaşı’nda yürütülen arabuluculuk çabaları ve gıda tedariki konusundaki rolü, bölgesel dengelerdeki ağırlığını gösteriyor.
Bu yüzden Türk Barış Yolu fikrinin cazibesi, güvenlik tartışmasını başka bir zemine taşımasında yatıyor. Konumu yalnızca bir tehdit ve savunma meselesi olarak görmek yerine, onu bir barış ve kalkınma kaynağı hâline getirmeyi öneriyor. Aynı coğrafya, bir yanda krizlerin merkezi, öbür yanda sürekli ve çok yönlü bir bağlantı kapasitesidir. Hangisinin ağır basacağı, kısmen o coğrafyayı nasıl kullandığımıza bağlı.
Senaryodaki rolden, senaryoyu yazan role
Çalışmanın sonuç bölümünde dikkatimi çeken bir vurgu var: Türkiye, küreselleşme sürecinde kendisine biçilmiş bir rolü oynamak zorunda kalan ülke konumundan çıkmalı, doğrudan oyuncu olmalı. Bunun için de önce kendi gücüne inanmalı, ekonomik güçlenmesini kendi reçeteleriyle sağlamalı, ulusal onuruna yaraşır politika ve iş birliği stratejileri geliştirmeli. Kulağa hoş geliyor; ama somut karşılığı ne?
Metne göre bunun yolu, ulaşım sistemlerine, enerjiye, Ar-Ge’ye, eğitime ve bilime zaman kaybetmeden yatırım yapmaktan; uluslararası ulaşım ağına hızlı ve kararlı biçimde bütünleşmekten; deniz yetki alanlarını, boğazları ve su kaynaklarını, özellikle Ortadoğu’da su politikasını gözeten bir stratejiyle ele almaktan geçiyor. Bağımsızlığını kazanmış Orta Asya Türk devletleriyle bütünleşme potansiyeli de ayrı bir başlık. Bölgede bu kadar geniş bir akrabalık, dil ve kültür bağı bulunan başka bir ülke yok.
Bir noktayı özellikle vurgulamak isterim: Bu stratejinin gündelik siyasetle değil, sürdürülebilir adımlarla ilerlemesi gerekiyor. Yol yapmak yıllar sürer; hatlar, tüneller, köprüler, anlaşmalar bir seçim döneminden uzun yaşar. Yatırımın sürekliliği, siyasetin sürekliliğine bağlı. Dış politikada yapılan hatalar da bir köprünün temelindeki çatlak gibi, yıllar sonra bile kendini hissettiriyor.
Barışçıl bir dış politikanın mirası
Bu çerçevede Atatürk’ün dış politika anlayışına yeniden bakmak anlamlı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda karşısında savaştığı ülkelerle Cumhuriyet’ten sonra barışçıl ilişkiler kuran, Türkiye’nin çıkarlarını gözetirken komşularıyla gerilimi azaltmayı başaran bir diplomasi ortaya koydu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, kendi çıkarlarından ödün vermeden başkalarının çıkarlarına da saygı göstermeyi, caydırıcı bir güce sahip olurken saygın ve sözüne güvenilir bir devlet olmayı tarif ediyordu. Çalışma, onun ardından dış politikada dalgalı bir seyir izlendiğini söylüyor; bu yargıyı herkes aynı şekilde değerlendirmeyebilir ama sürekliliğin önemi tartışılmaz.
Bir barış yolu inşa etmek, işte bu mirası somut bir projeye çevirmenin bir yolu olabilir. Çünkü yol, komşuyla konuşmayı, anlaşmayı, güven vermeyi ve güven duymayı gerektirir. Hattın geçeceği ülkelerin her biri bir ortak olmak zorundadır. Kimse tek başına bir demiryolu hattı kuramaz; en azından kimsenin kapısı kapalıyken kuramaz.
Sorular ve sorumluluk
Elbette sorular var. Finansman nasıl sağlanacak? Güzergâh üzerindeki ülkeler hangi şartlarla ortak olacak? Çevresel etkiler, yerel toplulukların hakları, güvenlik kaygıları nasıl yönetilecek? Çalışmanın kendisi de ilk adım olduğunu, kavramsal bir model sunduğunu kabul ediyor; mühendislik, maliyet ve diplomasi ayrıntıları ise başka çalışmalara kalıyor. Eleştirel bir gözle bakmak bu fikre haksızlık değil, tam tersine onu ciddiye almanın bir yolu.
Yine de şu yanıyla bu öneri değerli: Bize haritaya yeniden bakmayı hatırlatıyor. Çoğu zaman Anadolu’yu çevresindeki sorunların sayısıyla tanımlıyoruz. Oysa bu topraklar binlerce yıldır insanları, malları, inançları ve fikirleri birbirine ulaştırdı. Kıtaların kapısında durmak, o kapıyı kilitlemek için değil, açmak için bir fırsat olabilir. Önemli olan, kapıyı kimin, hangi niyetle, kimin için açacağı.
Prof. Dr. Bülent KARA