Bu ülkede garip bir düzen var.

Hep birileri bizim adımıza düşünüyor.

Nasıl yaşayacağımıza, ne kadar kazanacağımıza, neye inanacağımıza, nasıl konuşacağımıza hatta ne kadar umut edeceğimize kadar karar veriliyor. Fakat iş kendi irademize gelince, vatandaşın fikri çoğu zaman sadece seçim sandığına sıkıştırılıyor.

Birileri sürekli “sizin için en doğrusu bu” diyor.

Ama ne hikmetse o doğruların içinde halkın sesi giderek kayboluyor.

Bugün emeklinin nasıl yaşayacağına masa başında karar veriliyor. Gençlerin nasıl bir geleceğe razı olacağı belirleniyor. İşçinin ne kadar ücretle geçinebileceği hesaplanıyor. Çiftçinin ne ekeceği, esnafın nasıl ayakta kalacağı konuşuluyor. Fakat bütün bu kararların merkezinde olması gereken insanın kendisi çoğu zaman yok sayılıyor.

Oysa demokrasi sadece oy vermek değildir. Demokrasi, insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesidir.

İnsanlar artık sadece dinlenmek değil, duyulmak istiyor. Çünkü yıllardır aynı cümleler kuruluyor: “Biz sizin için düşünüyoruz.”

Peki vatandaş ne zaman kendisi için düşünecek?

Ne zaman kendi hayatına dair kararları özgürce verebilecek?

Bir toplumun gelişmişliği, insanların korkmadan konuşabilmesiyle ölçülür. Eğer insanlar ekonomik kaygılarla, gelecek endişesiyle veya baskı hissiyle kendi fikirlerini bile ifade edemez hale gelmişse orada sadece ekonomik değil, sosyal bir sorun da vardır.

Bugün en büyük meselelerden biri tam da budur: İnsanların kendi hayatına yabancılaşması.

Çünkü sürekli yönlendirilen toplumlar zamanla düşünmeyi bırakır. Sürekli adına karar verilen insanlar ise bir süre sonra kendi kararına güvenemez hale gelir. İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Bir ülkeyi güçlü yapan şey; birkaç kişinin herkese yön vermesi değil, milyonlarca insanın özgür iradesiyle yönünü belirleyebilmesidir.

Vatandaş artık şunu söylemek istiyor:
“Benim hayatım hakkında herkes konuşuyor ama bir kez de beni dinleyin.”

Belki de değişimin başlangıcı tam burada yatıyor.
Saygılarımla...