Günler sanki eskisinden daha kısa. Ya da biz, o 24 saatin içine sığdırmaya çalıştığımız şeylerin altında eziliyoruz. Sabah alarm sesiyle başlayan o maraton, gece yastığa başımızı koyana kadar kesintisiz devam ediyor. Hep bir yerlere yetişme telaşı, hep bir şeyleri "halletme" zorunluluğu...

Geçenlerde eski bir dostumla karşılaştım. Ayaküstü konuştuk. "Nasılsın?" dedim. "Koşturmaca işte, bildiğin gibi," dedi. Gülümsedik ve ayrıldık. Sonra düşündüm; ne zamandan beri hayatımızı özetleyen tek kelime "koşturmaca" oldu?

Eskiden, pencerelerin önünde oturup sokağı izleyen teyzeler, kahvehanede çay bardağının ince belinden tutarak dakikalarca susan amcalar vardı. Onlar zamanı öldürmüyordu, onlar zamanı "yaşıyordu". Şimdi ise biz, bir dakika boş kalsak suçluluk hissediyoruz. Boş durmak, tembellik gibi geliyor. Dinlenmeyi bile bir "proje" gibi planlıyoruz. "Bu hafta sonu kesin dinleneceğim" diyoruz, sanki dinlenmek de yapılacaklar listesinde üzeri çizilmesi gereken bir görevmiş gibi.

Bu sürat, bizi en çok da birbirimizden uzaklaştırıyor. Ama kavgayla, gürültüyle değil; sessizce, fark ettirmeden uzaklaşıyoruz. Bir arkadaşımızı aramak istiyoruz, "Şimdi meşguldür, akşam yazarım" diyoruz. Akşam oluyor, "Çok geç oldu, yarın ararım" diyoruz. O yarınlar birikiyor, aylar geçiyor. Geriye, "Görüşelim mutlaka" yalanlarıyla dolu mesajlaşmalar kalıyor.

Kimseye kızmıyorum, kendime de kızmıyorum. Çünkü sistemin çarkları bizi buna zorluyor, biliyorum. Sadece bazen, kırmızı ışıkta beklerken ya da asansör beklerken gelen o "ben ne yapıyorum?" hissine kulak vermek gerektiğini düşünüyorum.

Belki de her şeye yetişmek zorunda değiliz. Belki o telefonu açmasak da olur bazen. Belki evin biraz dağınık kalması, ruhumuzun dağınık olmasından daha iyidir.

Hayat, yapılacaklar listesindeki tiklerden ibaret olmamalı. Arada sırada o listeyi bir kenara bırakıp, sadece pencereden dışarı bakmak, demlenen çayın kokusunu içine çekmek ya da sevdiğimiz birinin sesini duymak için mola vermek gerek.

Dünya zaten yeterince hızlı dönüyor. Bizim biraz yavaşlamamızda, biraz "durmamızda" hiçbir sakınca yok. Çünkü kaçırdığımızı sandığımız o hayat, aslında tam da biz durup nefes aldığımızda başlıyor.