Her şehrin bir yüzü vardır. Bir de sırtını dayadığı, kendisinden güç aldığı bir dağ…

Malatya’nın dağı Beydağı’dır.

Şehre nereden bakarsanız bakın, gözünüz bir süre sonra ona ulaşır. Sabahın ilk ışıklarıyla başka, akşamın kızıllığında başka görünür. Kışın başına ak bir sarık gibi karını geçirir. Baharda çiçeklenir. Yazın serin rüzgârlarını ovanın üzerine salar. Bazen bulutlara yaslanır, bazen gökyüzüne doğru tek başına yükselir. Ama ne zaman bakarsanız bakın, oradadır.

Sanki Malatya’nın arkasında duran sessiz bir dost gibi…

Malatyalı, Beydağı’na yalnız gözleriyle bakmaz, gönlüyle bakar. Çünkü Beydağı, bu şehir için sadece taş, toprak ve kayadan ibaret değildir. Onun yaylalarında çocukluk hatıraları, pınarlarında serinlik, çiçeklerinde bahar, keklik seslerinde eski zamanların türküsü vardır.

Beydağı’nı Malatya’dan, Malatya’yı Beydağı’ndan ayırmak mümkün olamaz.

Şehir onun eteğinde büyümüş, onun sularıyla serinlemiş, onun rüzgârıyla nefes almış, yıllar boyunca onun heybetinden güç ve huzur devşirmiştir.

Beydağı, Malatya’nın hem seyreden gözü hem de sırtını yasladığı omuzudur.

Severim Toprak Kokusunu...

Yağmurdan sonra toprağın bağrından yükselen o koku, insana nereden geldiğini hatırlatır. Hele bu koku kekikle, papatyayla, çiğdemle, sümbülle karışmışsa insanın içine başka türlü işler.

Beydağı’nın toprağı da böyle kokar.

Bahar geldiğinde beyaz papatyalar, sarı çiğdemler, mor sümbüller ve daha nice çiçek, dağın yamaçlarına sanki tabiatın kendi eliyle işlenmiş bir nakış gibi serilir. Arılar bu çiçeklerden balını toplar. Keklikler taşların arasından ses verir. Rüzgâr, çiçeklerin kokusunu alıp yamaçlardan ovaya doğru taşır.

Malatyalı bazen farkına varmadan bu kokuyu solur. Bu yüzden Beydağı, Malatyalının hafızasında yalnız bir görüntü değil, bir koku olarak yaşar.

Beydağı denince kekik kokusu gelir akla.

Serin su gelir. Keklik sesi gelir. Yayla gelir. Çocukluk gelir.

Bir de uzaklardan bakıldığında insanın içine dolan o tarifsiz huzur…

Beydağı, Malatya'nın suyudur.

Dağın bağrından süzülen sular, pınarlardan, kaynaklardan, derelerden geçerek şehre hayat taşır. Yüzyıllardır insan, hayvan ve bitki onun suyundan nasiplenir.

Beydağı'nın suyu yalnız susuzluğu gidermez, insanın içini de serinletir.

Malatya'nın yaz sıcağını bilenler bilir. O sıcak günlerde Beydağı’ndan gelen serinlik, şehir üzerine düşen bir rahmet gibidir. Dağın yamaçlarından ovaya doğru inen yel, insanın yüzüne değdiğinde insan bir an durur, derin bir nefes alır.

Sanki dağ:

“Buradayım. Arkanızdayım.” der.

Malatyalının Beydağı’na duyduğu sevginin içinde biraz da bu güven duygusu vardır.

Çünkü insan, arkasında bir dağın bulunduğunu bilince kendisini yalnız hissetmez.

Beydağı’nın sadece suları değil, canlıları da dillidir.

Yaylalarında yılkılar dolaşır. Koyunlar, kuzular, keçiler, oğlaklar yamaçlarda yayılır. Ceylanlar ürkek bakışlarıyla uzaklara süzülür. Keklikler taşların üzerinden kanatlanır. Kartallar yükseklerde süzülür. Geyikler geçitlerden aşar.

Beydağı, canlıların birbirinden habersiz yaşadığı bir tabiat parçası değildir.

Her canlı orada tabiatın büyük türküsünün ayrı mısrasıdır.

Bir yerde keklik öter.

Başka bir yerde ceylan ürker.

Yükseklerde kartallar kanat açar.

Yaylada yılkılar rüzgâra karşı koşar.

Kayaların arasında bir su ince ince akar.

Bütün bunların üzerinde Beydağı, asırlardır değişmeyen heybetiyle durur.

İnsanın gönlüne şu düşünce gelir:

Dağ salt insanı değil, bütün canlıları korur.

Beydağı’nın yaylaları vardır:

Yazın sıcaklığından kaçanların sığındığı, gökyüzünün daha yakın göründüğü, geceleri yıldızların daha parlak yandığı yaylalar…

Yayla demek biraz da özgürlük demektir.

Şehirden uzaklaştıkça insan kendi sesini daha iyi duyar. Betonun, gürültünün, telaşın gerisinde kalan başka dünyalar çıkar karşısına.

Bir keklik sesi…

Bir çoban türküsü…

Rüzgârın otların arasından geçerken çıkardığı hışırtı…

Uzakta kişneyen bir yılkı…

Gece olduğunda yıldızlarla konuşan sessizlik…

Beydağı’nın yaylalarında doğa, insana eski bir sırrı yeniden anlatır:

İnsan tabiatı dinledikçe kendisini daha iyi tanır.

Belki de bu yüzden Malatyalı, Beydağı’na sadece gezmek için çıkmaz. Biraz da kendisini bulmak için çıkar.

Beydağı, şairlerin de diline düşmüştür.

“Bayrak şairimiz” Arif Nihat Asya’nın dizelerinde Beydağı’nın adı yankılanır. Malatyalı şairlerin, âşıkların ve türkü söyleyenlerin gönlünde bu dağın ayrı bir yeri vardır.

Çünkü dağ, şiirin doğasına yakındır.

Yüceliği vardır.

Sessizliği vardır.

Yalnızlığı vardır.

Bütün bunların içinde insana konuşan bir tarafı vardır.

Nice dağlar vardır, yüksekliğiyle ölçülür. Beydağı öyle değildir.

Beydağı’nın yüksekliği kadar hafızası vardır.

Onu değerli kılan zirvesinden çok, Malatyalının gönlündeki yeridir.

Bir Malatyalı Beydağı’na bakarken sadece bugünü görmez.

Çocukluğunu görür.

Yaylaya çıkanları görür.

Pınar başında su içenleri görür.

Keklik sesleriyle bölünen sessizlikleri hatırlar.

Geçmişten bugüne uzanan hayatın izlerini görür.

İşte bu yüzden Beydağı, Malatya’nın kültürel hafızasının bir parçasıdır.

Beydağı-5

(Malatya'nın güneyinden geçen dağlara Güneydoğu Toroslar, bu dağlara ise Malatya Dağları adı verilir.
En yüksek zirve ise Beydağı'dır.)

Dağların Ruhu Vardır.

Bunu dağlara bakmayı bilenler bilir.

Beydağı’nın da bir ruhu vardır.

Heybetli ama merhametli…

Sessiz ama konuşkan…

Uzak ama yakın…

Sert kayalarıyla vakur, pınarlarıyla cömerttir.

Kışın karını başında taşır, yazın serinliğini şehre gönderir.

Gündüz güneşle, gece ayla konuşur.

Bulutlar onun etrafında dolaşır. Rüzgârlar yamaçlarından geçer. Kuşlar zirvesine doğru kanat çırpar.

Malatya, bütün bu hareketliliğin karşısında onun eteğinde kendi hayatını sürdürür.

Bu yüzden Beydağı, Malatya'nın yalnız coğrafyası değil, karakteridir.

Vakur duruşu biraz Beydağı’ndan gelir Malatyalının.

Suyuna sahip çıkması, toprağına bağlılığı, yaylasını sevmesi, doğaya olan ilgisi biraz da bu dağın hatırasındandır.

Malatya denince akla kayısı gelir.

Fırat gelir.

Aspuzu gelir.

Battalgazi gelir.

Kernek gelir.

Tohma gelir…

Ama bütün bunların gerisinde, şehre yukarıdan bakan bir Beydağı vardır.

Şehrin bütün hikâyelerine sessizce tanıklık eden bir dağ…

Sevinçlerimizi görmüş, acılarımızı yaşamış, göçlerimize, düğünlerimize, bayramlarımıza, türkülerimize şahit olmuş bir dağ…

Malatya değişmiştir.

Evler değişmiştir.

Sokaklar değişmiştir.

Şehir büyümüştür.

Ama Beydağı yerinde durmaktadır.

Belki de şehirlerin değişen yüzüne karşı tabiatın bize bıraktığı en büyük teselli budur.

Beydağı hâlâ oradadır.

Malatyalı, ne zaman başını kaldırıp ona baksa, geçmişle bugün arasında bir bağ kurar.

Bazen düşünüyorum da…

Bir şehri, şehir yapan yalnız binaları, yolları, meydanları değildir.

Bir şehrin ruhunu dağı, suyu, ağacı, türküsü, kokusu, hatırası ve insanı birlikte oluşturur.

Malatya’nın ruhunda Beydağı vardır.

Onun serinliği vardır.

Onun yaylaları vardır.

Kekliğinin sesi, ceylanının ürkek bakışı, yılkısının özgürlüğü vardır.

Pınarlarının suyu vardır.

Baharında açan çiçekleri vardır.

Bütün bunların üzerinde, yüzyıllardır değişmeyen o vakur duruşu vardır.

Beydağı, Malatya’nın sırtını dayadığı dağdır.

Ama yalnız sırtını değil…Gönlünü de dayadığı dağdır.

Belki bu yüzden Malatyalı Beydağı’na bakınca sadece bir dağ görmez.

Kendisini görür.

Geçmişini görür.

Şehrini görür.

Memleketini görür…

Ey Beydağı!

Dağların beyi…

Beylerin dağı…

Kekliklerin sesi, ceylanların yurdu, yılkıların otağı…

Çiçeklerin kokusu, pınarların serinliği, yaylaların özgürlüğü…

Malatya’nın sessiz bekçisi…

Sen durdukça Malatya kendisini daha güvende hissedecek.

Senin yamaçlarından esen serin rüzgârlar şehrin üzerine indikçe, insanlar eski günlerin kokusunu yeniden duyacak.

Pınarların aktıkça hayat sürecek.

Kekliklerin öttükçe türkülerimiz eksilmeyecek.

Yaylalarında yılkılar koştukça özgürlüğün sesi duyulacak.

Ceylanların ürkek bakışlarında tabiatın masumiyeti yaşayacak.

Sen, yüzyıllardır olduğu gibi, Malatya’nın arkasında duracaksın.

Ben de seni, üzerinden uçan kuşların selamladığı gibi selamlayacağım.

Selam sana, keklik sesli Beydağı’m…

Selam sana, kekik kokulu Beydağı’m…

Selam sana, buz gibi sularıyla Malatya’nın gönlünü serinleten yüce dağ…

Selam sana, Malatya’nın sırtını değil, gönlünü dayadığı Beydağı’m…

Yüce ol.

Vakur kal.

Suyunu eksiltme.

Çiçeğini soldurma.

Kekliğini susturma.

Ceylanını ürkütme.

Yılkını özgür bırak.

Ne olur, Malatya’nın üzerinde her zamanki gibi sessizce durmaya devam et.

Çünkü biz biliyoruz:

Malatya’nın arkasında Beydağı varsa, bu şehrin gönlünde hâlâ dağ gibi bir memleket vardır.

Dr. Kemal DENİZ