Memleketlerin en kalabalık meydanları artık şehir merkezleri değil; koltukların, klavyelerin ve yorum kutularının toplamıdır diyebiliriz. Oralarda herkes her şeyi bilir yada bildiğini zanneder. Ekonomi nasıl düzelir, eğitim neden çökmüştür, futbol neden geriye gitmiştir; tarımda ne yapmalıyız, hatta dünya siyaseti hangi hamleyle rayına oturur… Hepsinin cevabı hazırdır. Üstelik cevaplar bedelsiz ve zahmetsizdir; çünkü bedel ödemeden, emek çekmeden, sorumluluk almadan, ter dökmeden yanıt veya yanıtlar söylenir. Adı konmamış popüler, anonim bir meslek gibi: Oturduğu yerden ahkâm kesmek.
Ahkâm kesmenin cazibesi basittir. Oradan,buradan duyduğu yalan yanlış olduğu bilinmeyen bilgi kırıntılarıyla büyük cümleler kurma imkânı verir. Bir başlık, bir video, bir sosyal medya dedikodusu, bir kulis söylentisi yeter. Gerisi yüksek ses, keskin ton ve “ben demiştim” egosu ve garantisi. Nasıl olsa yanılma payı yoktur; çünkü yanlış çıktığında bile hesap soran yoktur. Ekran kaydırılır, konu değişir, yeni bir kesinlik uydurulur ve icat edilir.
Bu alışkanlık en çok da emeği görünmez kılar. Bir öğretmenin sınıfta harcadığı sabrı, bir işçinin vardiyadaki yorgunluğunu, bir doktorun gecesini, bir çiftçinin toprağa gömdüğü umudu… Hepsi birkaç cümlelik uydurulan teşhislerle silinir. “Şöyle yapsalar çözülür,” gibi cümlelerle tanı konur. Onların kimler olduğu belirsizdir; başarısızlıkta bedeli kimin ödeyeceği ise hiç konuşulmaz. Kolay çözümler, zor gerçekleri örtmenin en pratik yoludur.
Oturduğu yerden ahkâm kesmek, çoğu zaman empatiyi de askıya alır. Çünkü empati hareket ister; yerinden kalkmayı, karşısındakinin gömleğini giymeyi, ayakkabılarıyla yürümeyi gerektirir. Oysa ki koltuk konforludur. Konfor, yargıyı keskinleştirir ama anlayışı da köreltir. Bir an için durup “Ben bu işin neresindeyim?” diye sormak yerine, “Bunlar zaten beceremiyor,” demek daha kolaydır.
Medya ve sosyal ağlar bu kültürü besler. Hız ödüllendirilir, derinlik cezalandırılır. Uzun düşünmek yerine kısa ve sert konuşmak alkış alır. Nüans kaybolur; gri tonlar silinir. Bütün meseleler iki kutba sıkıştırılır. Böylece ahkâmlık, tartışmanın yerini alır; çözüm arayışı, taraf tutmaya feda edilir.
Elbette eleştiri gereklidir. Eleştiri, toplumu diri tutar. Ama eleştiri; bilgiye, tecrübeye ve sorumluluğa dayandırıldığında değerlidir. Ayağını yere basmayan, karşılığı olmayan eleştiri ise bomboş koca bir gürültüden ibarettir. Gürültü çoktur; ama yol gösterici değildir. Yol göstericiler, genellikle sessiz çalışanlardır.
Belki de bütün mesele, konuşmakla susmak arasında bir denge kurabilmektir. Bilmediğimiz yerde susmayı, bildiğimiz yerde ölçülü konuşmayı öğrenmektir. Sözün de bir emeği olduğunu kabul etmektir. “Ben olsam”la başlayan cümleleri, “Bunu yapanların koşulları ne?” Sorusuyla tamamlamaktır. Koltuğumuzdan kalkıp sahaya inmeden, sahadakilerin kararlarını yargılamamaktır.
Tabiki ahkâm kesmek kolay; anlamak zordur. Kolay olanı seçtikçe, zor olanları kaybediyoruz. Belki bugün bir adım atmak gerekir: Kesin konuşmadan önce biraz dinleyelim. Çünkü bazen en doğru söz, yerinden kalkıp anlamaya çalışınca bulunur.

Saygılarımla...