Gözümüzü takvime diktik, sıcaktan kavrulacağımız o malum günlere doğru usulca yürüyoruz. Önümüzde 21 Haziran var. Bunu sadece coğrafi bir terim, sıradan bir "yaz gündönümü" olarak okuyup geçmek en kolayı. Oysa bu tarih, sarı sıcağın memleketin damarlarına tam anlamıyla işlemeye başladığı, tabiatın vites büyüttüğü o kritik eşiktir.

Hepimiz "vaktim yok", "gün bir türlü yetmiyor", "zaman çok hızlı akıyor" diye telaş içindeyiz ya hani; işte evrenin bize "Al sana yılın en uzun aydınlığı, doya doya yaşa" dediği o 24 saatin kıyısındayız. Şehrin sokaklarında, gölgelerin en kısa olduğu o öğle vaktinde, güneşi sadece bir hava durumu olayı, başımıza geçen bir dert olarak görmek en büyük haksızlık olur.

Özellikle bizim buralarda güneş, dalındaki meyveyi bal eyleyen, toprağı mayalayan en büyük ve en sadık işçidir. O en uzun gün, aslında hasadın, bereketin ve emeğin en uzun mesaisidir. Şehrin o kendine has telaşı içinde, rızkının peşinde koşan esnafın da, bağda bahçede ter dökenin de güneşe en çok yoldaşlık ettiği gündür.

Zamanın su gibi akıp gitmesinden şikayet etmek yerine, bu uzun günü bir nefes alma fırsatı bilmeli. Sıcakların kendini iyiden iyiye hissettirdiği şu günlerde, çarpıntı yapan o alışılagelmiş koyu çayları, kahveleri bir kenara bırakıp, buz gibi serin bir suyla ferahlamanın ve akşamüstü gökyüzünün kızıla dönmesini her zamankinden biraz daha uzun izlemenin tam vaktidir.

Bizler genelde özel günleri vitrinlerde satılan, hediye paketi yapılan, altı boş sloganlarla geçiştirilen tüketim takvimleri olarak görmeye çok alıştık. Ama 21 Haziran öyle bir gün değil. Doğanın, toprağın nefesinin ve güneşe dönük yüzümüzün ta kendisi.

O yüzden 21 Haziran sabahı uyandığınızda, perdeleri sonuna kadar açın. O uzun günün hakkını verin, acele etmeyin. Çünkü güneş, bu şehre her doğduğunda yeni bir hikaye yazar; yeter ki biz o hikayenin hakkını vererek okumasını bilelim.

Bu yazının ritmi ve yerel okuyucuyla kurduğu bağ, bundan sonraki tarihler için kuracağımız çerçevenin beklentilerini karşılıyor mu?