Zaman akıcıdır; fakat bu akış her insanın iç dünyasında farklı bir hız kazanır. Saatler, takvimler ve kronometreler zamanı ölçmeye çalışsa da insan ruhu için zaman, ölçülen değil yaşanan bir hâldir. Aynı an, bir insan için uzun bir bekleyiş; bir başkası için göz açıp kapayana kadar geçen bir soluk olabilir. Bu yüzden zaman, nesnel bir çizelgeden çok, insan bilincinde genişleyip daralan varoluş alanıdır.

İnsan zamanı tek başına yaşamaz. Zaman, hatıralarla ve beklentilerle birlikte var olur. “Şimdi” dediğimiz an, çoğu zaman saf değildir. O anın içinde geçmişin tortusu, geleceğin gölgesi vardır. Bellek, zamanı geriye doğru çağırırken; umut ve kaygı, onu ileriye doğru iter. Böylece insan ne bütünüyle geçmişte ne de tamamen gelecektedir. Bir eşikte durur. Zamanın içinde ama onunla mesafeli bir hâlde yaşar. Bu hâl, modern insanın en temel varoluş çelişkilerinden biridir.

Zamanın bu parçalı yapısı, insanı düşünmeye zorlar. Yakın geçmiş, hâlâ sıcaklığını koruyan bir anı gibidir. Uzak geçmiş ise silik bir ses, bulanık bir görüntü olarak zihnin derinliklerinde yer alır. Gelecek ise hiçbir zaman bütünüyle belirgin değildir. Yakın gelecek planlarla şekillenirken, uzak gelecek çoğu zaman belirsizlik duygusu taşır. İnsan, bu parçalar arasında gidip gelirken zamanı bir bütün olarak kavramakta zorlanır.

Sanat, işte tam bu noktada devreye girer. Çünkü sanat, zamanı parçalamaz; aksine onu yeniden kurar. Müzikte zaman, ritimle akar. Her vuruş hem geçmişin devamı hem de geleceğin habercisidir. Resimde zaman, donmuş bir an gibi görünür; fakat izleyenin bakışıyla yeniden hareket kazanır. Heykel, zamanı maddede durdurur; ona kalıcılık kazandırır. Edebiyat ise zamanı kelimelerle çoğaltır. Bir roman sayfasında yıllar geçebilir. Bir şiir dizesinde bir ömür yoğunlaşabilir.

Deneme türü, zaman üzerine düşünmenin en sahici yollarından biridir. Denemede zaman, kesin tanımlarla sınırlandırılmaz; insan hâllerinin içinde sezdirilir. Denemeci, zamanı anlatmaz; zamanın insan üzerindeki etkisini düşünür. Bu nedenle deneme, hızla akan çağlara karşı bilinçli bir yavaşlamadır. Okur, metnin içinde durur, düşünür ve kendi zaman algısıyla yüzleşir.

Günümüz dünyasında zaman, hızla tüketilen değere dönüşmüştür. Dijital çağ, zamanı daha verimli kullanma vaadiyle insanı sürekli meşgul eder. Bildirimler, ekranlar ve kesintisiz akış, ‘şimdi’yi parçalar. İnsan, aynı anda birçok yerde olmaya çalışırken hiçbir yerde tam anlamıyla bulunamaz. Böylece zaman, yaşanan bir deneyim olmaktan çıkar; yetişilmesi gereken zorunluluğa dönüşür.

Bu hız hâli, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de zedeler. Çünkü düşünmek zaman ister. Hissetmek zaman ister. Anlamak zaman ister. Sürekli hızlanan hayat, insanı kendi iç sesinden uzaklaştırır. Zaman daraldıkça insan, kendini erteler. Yaşamak, sürekli ileri bir tarihe bırakılır. Oysa ertelenen her an, insanın varoluşundan eksilen bir parçadır.

Zaman ile mekân arasındaki bağ, bu noktada daha belirgin hâle gelir. İnsan, yaşadığı anı düşünerek, konuşarak, yazarak mekâna dönüştürür. Hatırlanan her an, zihinde bir yer edinir; unutulan zaman ise sanki hiç yaşanmamış gibi silinir. Bu bakımdan zaman, yalnızca akıp giden bir süreç değil; insanın anlam yükleyerek mekânlaştırdığı bir varoluş alanıdır. Yaşanmışlık, zamanın mekânda bıraktığı izdir.

Belki de asıl mesele, zamanı yönetmek değil; zamanın içinde insan kalabilmektir. Çünkü zaman, insandan bağımsız değildir. Ona anlam veren, onu genişleten ya da daraltan insanın kendisidir. Durup düşündüğümüzde zaman genişler; sustuğumuzda derinleşir, hissettiğimizde bize yaklaşır. Bu yüzden zaman, en çok fark edildiği anlarda gerçekliğini kazanır.