İnsanoğlunun en eski ve en cok arzularından biri de farkedilebilmektir.

Farkedilmek; kalabalığın içinden bir çift gözün size dönmesi, söylenen onca söz arasında bir cümlenin size değmesi, yaptığınız bir işin “güzel olmuş” diye anılması… Bütün bunlar, günümüz modern hayatının gürültüsü içinde küçük ama hayati anlardır.

Fark edilmeye ve birazcık takdir edilmeye her zaman ihtiyaç duyuyorsunuz. Bugün farkedilmek, garip bir çelişkiyle kuşatılmış durumda. Hiç bu kadar görünür olmamıştık; fotoğraflar, paylaşımlar, hikâyeler…

Hayatımızı anbean vitrine çıkarıyoruz. Ama hiç bu kadar da farkedilmediğimizi hissetmemiştik. Çünkü görünür olmakla farkedilmek aynı şey değil. Gürültü arttıkça sesler birbirine karışıyor; herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlenmiyor.

Farkedilmek, aslında görülmekten çok anlaşılmaktır. Birinin sizin cümlenizin altını çizmesi, niyetinizi sezmesi, suskunluğunuzdaki sebebi fark etmesi… Bunlar algoritmaların ölçemediği, beğeni sayılarının anlatamadığı şeylerdir. O yüzden kimi zaman binlerce “like” arasında kendinizi hâlâ yalnız hissedebilirsiniz. Çünkü kalabalık alkışlar, tek bir sahici bakışın yerini tutmaz.

İş hayatında da böyledir. Çok çalışanlar vardır, ama farkedilenler hep başkalarıdır. Sessizce sorumluluk alanlar, işi omuzlayanlar çoğu zaman görünmez kalır. Çünkü farkedilmek; sadece emekle değil, o emeğin doğru yerde, doğru zamanda görünür kılınmasıyla ilgilidir. Bu da bize acı bir gerçeği hatırlatır: Adalet her zaman otomatik çalışmaz. Bazen insanın kendini göstermesi, yaptığı işi anlatmayı öğrenmesi gerekir. Bu, kibir değildir; varlığını inkâr etmemektir.

Öte yandan farkedilme arzusu, insanı yorabilir. Sürekli onay beklemek, başkalarının gözünde değer kazanmaya çalışmak, insanın kendi merkezini kaybetmesine yol açar. Bir noktadan sonra şunu sormak gerekir: Kim tarafından, ne için farkedilmek istiyorum? Her bakış kıymetli midir, her alkış anlamlı mı?

Belki de asıl mesele, önce kendimizi farketmektir. Kendi sınırlarımızı, yeteneklerimizi, yorgunluklarımızı… Kendini farkeden insan, başkasının gözünde yok olmaktan daha az korkar. Çünkü değer dışarıdan değil, içeriden beslenir. Bu da insanı hem daha sakin, hem daha sağlam kılar.

Yine de inkâr edemeyiz: Hepimiz bir yerlerde farkedilmek isteriz. Bir öğretmenin öğrencisi tarafından, bir yazarın okuru tarafından, bir anne-babanın evladı tarafından…

Aslında kendine yeni bir gömlek almak istemiyorsun ama neden gömlek alamadığını da görsünler istiyorsun .

Küçük, sessiz, ama gerçek anlarda. Belki çözüm, daha çok bağırmakta değil; daha dikkatli bakmakta. Daha çok paylaşmakta değil; daha çok temas etmekte.

Kalabalıklar çağında yaşıyoruz. Belki de bu yüzden en büyük devrim, birbirimizi gerçekten farkedebilmek. Çünkü insan, farkedildiği yerde çoğalır; farkedilmediği yerde yavaş yavaş eksilir.

Saygılarımla...