Yıllar önce Sivas ilinin Zara ilçesinde öğretmenlik yaptığım günlerde yaşlı bir büyüğümüzden duyduğum bir söz, hafızamın en kıymetli köşesinde yerini koruyor: "Biz öyleyiz ki; ikimiz az, üçümüz çok."
İlk duyduğumda tebessüm etmiştim. Aradan geçen yıllar bana gösterdi ki bu söz, sadece bir espri değil; toplum hayatımızın acı bir gerçeği ve de özetiymiş.
İki kişi bir araya geldiğinde dostluk vardır, istişare vardır, samimiyet vardır. Fakat üçüncü kişi geldiğinde çoğu zaman dedikodu başlar. Vesvese devreye girer. "Acaba neden o da burada?" sorusu zihinleri meşgul eder. Kıskançlık, güvensizlik ve dışlama duygusu sinsice araya sızar.
Bu manzarayı yalnızca günlük hayatta değil, ticarette de siyasette de defalarca yaşadım gördüm. Ortaklıklar çoğu zaman fikir ayrılığından değil, birbirini çekememekten bozuluyor. Siyasi hareketler ilkelerini kaybettikleri için değil, kişisel hesaplar ağır bastığı için bölünüyor. Nice güçlü birliktelikler, "ben" duygusunun "biz" duygusuna galip gelmesiyle dağılıyor.
Oysa gelişmiş toplumların en önemli sırrı, birlikte çalışabilme kültürüdür. Farklı düşünceleri zenginlik olarak görebilmektir. Bir masada üç kişi olduğunda, üçüncüyü tehdit değil, yeni bir fikir olarak kabul edebilmektir.
Toplum olarak belki de en çok ihtiyacımız olan şey; güveni yeniden inşa etmektir. Birbirimizin başarısından rahatsız olmak yerine onunla gurur duymayı öğrenmektir.
Çünkü birlik bereket getirir, ayrılık ise enerjimizi tüketir.
Yıllar önce duyduğum o söz hâlâ kulaklarımda yankılanıyor:
"Biz öyleyiz ki; ikimiz az, üçümüz çok."
Belki de artık bu sözü değiştirme zamanı gelmiştir. Öyle bir anlayışı hâkim kılmalıyız ki, iki kişi umut olsun, üç kişi güç olsun, dördüncü kişi ise bereket getirsin. İşte o zaman hem ticarette hem siyasette hem de toplumsal hayatta gerçek anlamda başarıyı yakalayabilir, ilerleyebiliriz.
Saygılarımla...