Malatya denildiğinde akla ilk gelen nedir diye sorsalar, çoğumuz hiç düşünmeden "kayısı" deriz.
Doğrudur.
Bu şehir, dünyanın kuru kayısı başkentidir.
Ama kayısı sadece dalda yetişen bir meyve değildir. Onu asıl değerli yapan, toprağın değil insanın emeğidir.
Geçtiğimiz günlerde bir kayısı bahçesindeydim.
Saat henüz altıyı bile bulmamıştı. Güneş yeni doğuyordu. Şehirde birçok insan uykudayken bahçede mesai çoktan başlamıştı.
Önce sergende kuruyan kayısılar toplandı.
Ardından örtüler açıldı.
Ağaçlara halatlar bağlandı.
Motorlar çalıştı.
Dallar sallandı.
Yere düşen her kayısı, aslında uzun bir yolculuğun ilk adımıydı.
Bir köşede kadınlar kasaları dolduruyordu.
Bir başka köşede işçiler sırıklarla dallarda kalan son meyveleri düşürüyordu.
Kimse saatine bakmıyordu.
Çünkü güneş yükseldikçe zaman değil, sıcaklık yarışıyordu.
Öğleye doğru kısa bir çay molası…
Sonra yeniden aynı tempo.
Akşam ise traktörlere yüklenen kasalar, islimlere doğru yola çıktı.
Kükürt odalarından çıkan kayısılar bu kez sergenlere tek tek dizildi.
Boşalan kasalar yıkandı.
Ertesi gün yine aynı döngü başlayacaktı.
Biz çoğu zaman marketten aldığımız bir paket kuru kayısıya bakıyoruz.
İhracat rakamlarını konuşuyoruz.
Fiyatları tartışıyoruz.
Ama o kayısının arkasındaki insanları pek görmüyoruz.
Oysa her bir kayısının üzerinde güneş kadar alın teri de var.
Belki de bu yüzden Malatya'nın asıl zenginliği kayısı değildir.
Kayısıyı dünya markası yapan insanıdır.
Sessizce çalışan…
Şikâyet etmeden üreten…
Sabahın ilk ışıklarıyla bahçeye girip gün batımına kadar emeğini toprağa bırakan insanıdır.
Bugün bir kayısı dünyanın herhangi bir ülkesinde sofraya ulaşıyorsa, bunun arkasında binlerce görünmeyen el var.
Ve bazen o eller, alkışı değil sadece görülmeyi hak ediyor.
Çünkü bir şehri ayakta tutan yalnızca ürettiği ürünler değildir.
O ürünlere ruhunu veren insanlardır.