İnsanlık tarihinde bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu başka bir çağ yaşanmadı. Bir zamanlar bir kitabın peşine düşmek, bir bilgenin kapısını çalmak, bir ustanın dizinin dibinde yıllarca oturmak gerekirdi. Bilgi emek isterdi, sabır isterdi. İnsan, öğrendiği her şeyi biraz da yaşayarak edinirdi.

Bugün ise, bilgi avuçlarımızın içinde duruyor.

Bir tuşa basıyor, dünyanın öbür ucundaki habere, fikre, görüntüye birkaç saniyede ulaşıyoruz. Yeryüzünün bütün kütüphaneleri cebimize sığmış gibi görünüyor. Fakat bu büyük kolaylığın içinde sessizce büyüyen bir soru var:

Gerçek bilgiye mi ulaşıyoruz, yoksa bize sunulan bilgiye mi?

Çağımızın en büyük yanılsamalarından biri, her şeyi bildiğimizi sanmamızdır. Oysa önümüze düşen bilgiler görünmez süzgeçlerden geçerek bize ulaşmaktadır. Dijital dünyanın sonsuz koridorlarında özgürce dolaştığımızı düşünürken, çoğu zaman başkalarının açtığı yolların içinde yürümekteyiz.

Bilgi çoğalıyor ama hikmet aynı hızla çoğalmıyor.

Sesler artıyor ama sözün değeri azalıyor.

İnsanlar birbirine yaklaşıyor ama gönüller uzaklaşıyor.

Belki de çağımızın en büyük çelişkisi budur:

İletişim çağında anlaşamamak…Kalabalıklar içinde yalnız kalmak…Bilgi denizinde hakikati kaybetmek…

Modern medeniyet bize büyük bir güç verdi. Demiri konuşturduk. Makineleri düşündürdük. Mesafeleri ortadan kaldırdık. Bir zamanlar aylar süren yolculukları saatlere indirdik. Fakat bütün bunları yaparken insanı ihmal ettik. Çünkü çağımızın asıl sorunu teknik yetersizlik değil, anlam yoksulluğudur.

Bugün göğe yükselen binalarımız var fakat aynı yükseklikte ideallerimiz yok.

Daha hızlı araçlarımız var fakat nereye gittiğimizi bilmiyoruz.

Daha güçlü iletişim ağlarımız var fakat birbirimizi dinlemiyoruz.

İnsanlık tarihinde hiçbir nesil bu kadar bilgiye sahip olmamıştı. Ancak hiçbir nesil de bu kadar yoğun bir kafa karışıklığı yaşamamıştı. Çünkü bilgi ile hakikat aynı şey değildir. Bilgi zihni besler. Hakikat vicdanı. Bilgi güç verir. Hakikat ölçü verir. Ölçünün kaybolduğu yerde güç, çoğu zaman insanın aleyhine çalışır.

Bugün dünya görünmez bir yarışın içindedir.

Daha çok kazanmak...Daha çok tüketmek...Daha çok görünmek...Daha çok sahip olmak...

İnsanlığın büyük yanılgısı da burada başlıyor. Çünkü insanlar, sahip oldukları arttıkça kendilerini kaybediyorlar.

Evler büyüyor, sofralar zenginleşiyor, ekranlar çoğalıyor. Ama insanın içindeki boşluk büyümeye devam ediyor.

Çünkü ruhun açlığını hiçbir market dolduramaz.

Vicdanın susuzluğunu hiçbir teknoloji gideremez.

Anlam arayışını hiçbir makine sona erdiremez.

İnsan, yalnızca etten, kemikten ve sinirden oluşmuş bir mekanizma değil. Eğer hayat yalnızca yemek, çalışmak, tüketmek ve uyumaktan ibaret olsaydı, insanın yıldızlara bakıp düşünmesine, ölüm karşısında ürpermesine, adalet aramasına ve merhamet göstermesine gerek kalmazdı.

Oysa insan, anlam arayan bir yolcudur. Kendisine verilen ömrün neden verildiğini sorgulayan bir misafirdir. Belki de çağımızın en büyük kaybı, insanın dünyada yolcu olduğunu unutmasıdır.

Kendimizi ev sahibi sandık. Oysa misafirdik.

Kalıcı olduğumuzu düşündük. Oysa yolcuyduk.

Dünya nimetlerini sahip olunacak bir mülk gibi gördük. Oysa onlar bize emanet edilmişti.

Anadolu'nun yüzyıllar boyunca taşıdığı irfan işte burada başlar.

Bu toprakların insanı, dünyayı fethedilecek bir yer olarak değil, uğranılıp geçilecek bir konak olarak görürdü. Bir köy odasında söylenen söz, bazen ciltler dolusu kitaptan daha derin anlamlar taşırdı. O sözlerin içinde bilgiden çok hayat vardı, çile vardı, sabır vardı, insan vardı.

Yaşlı bir Anadolu bilgesinin çeşme başında söylediği birkaç cümle, bazen en büyük salonlarda yapılan konuşmalardan daha güçlüdür. Çünkü hakikat çoğu zaman gürültüyü sevmez. Sessizliğin içinde büyür.

Bizim medeniyetimiz, insanı tüketici olarak değil emanetçi olarak görmüştür.

Komşusu açken tok yatmayı ayıp saymıştır.

Yetimin başını okşamayı ibadet bilmiştir.

Düşene el uzatmayı insanlığın gereği kabul etmiştir.

Paylaştıkça çoğalan ekmek...Bölüştükçe büyüyen sevgi...Azaldıkça çoğalan bereket...İşte bu toprakların asıl serveti budur.

Bugün birçok toplum ekonomik olarak güçlüdür fakat yalnızdır. Kalabalık şehirlerde büyüyen sessizlikler, dolu sofralarda hissedilen eksiklikler ve modern insanın bitmeyen mutsuzluğu bunun işaretidir. Çünkü insanı ayakta tutan sadece ekonomi değil. İnsanı anlamadır. Ait olmaktır. Sevilmektir. Anlaşılmaktır.

Bu nedenle ortak akıl, günümüzün en büyük ihtiyaçlarından biridir. Ancak ortak akıl, herkesin aynı düşünmesi demek değildir. Ortak akıl, farklı düşüncelerin ortak iyilikte buluşabilmesidir.

İnsanların birbirini susturmadan konuşabilmesi, dinleyebilmesi, anlayabilmesidir.

Marifet, karşısındakinin sözünü sonuna kadar dinleyebilmektir. Dinlemek yalnızca sessiz kalmak değil, karşısındakini anlamaya çalışmaktır.

Anlaşılmak insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Anlayan toplumlar büyür. Dinleyen toplumlar güçlenir. Birbirini düşmanlaştıran toplumlar ise parçalanır. Bugün kültür emperyalizminin en büyük tehlikesi de budur. Toprakları değil, zihinleri işgal etmek...

İnsanlara kendi hikâyelerini unutturmak...Kendi türkülerini susturmak...Kendi hafızalarını silmek...

Kendi hikâyesini kaybeden toplumlar, başkalarının hikâyelerinde figüran olmaya mahkûmdur.

Bilgi kirliliği sadece yanlış bilgi değildir. Bilgi kirliliği, insanın doğruyu yanlıştan ayıramayacak kadar yorulmasıdır. Sürekli akan görüntüler, haberler ve yorumlar arasında hakikatin üzeri sislerle örtülmektedir.

Bu yüzden günümüz insanının en büyük sorumluluğu yeniden düşünmeyi öğrenmektir:

Kendi aklıyla düşünmeyi...Kendi vicdanıyla tartmayı...Kendi sorumluluğunu üstlenmeyi...

Artık başkalarının bizim adımıza düşünmesini bekleme çağı kapanmaktadır.

Katılımcılık, şeffaflık ve sorumluluk çağındayız. Çünkü düşünmeyen toplumlar başkaları tarafından yönetilir.

Düşünen toplumlar ise geleceği kurar. Fakat bütün bu tartışmaların ötesinde daha derin bir soru vardır. İnsan kendisini ne zaman kaybetti? Daha önemlisi, kendisini yeniden nerede bulacak?

Belki bir ekranın ışığında değil. Belki kalabalıkların alkışında değil. Belki tüketimin sarhoşluğunda da değil. Belki de asırlardır bu toprakların sessizce fısıldadığı o kadim hakikatte...

İnsanın eşya için değil, eşyanın insan için yaratıldığı gerçeğinde...

İnsanın yalnızca bilen değil, anlayan olduğu gerçeğinde...

Yalnızca konuşan değil, dinleyen olduğu gerçeğinde...

Yalnızca yaşayan değil, yaşatan olduğu gerçeğinde...

Çünkü medeniyet, yollar yapmaktan önce insan yapmaktır.

Eğer insan inşa edilemiyorsa, yükselen binalar yalnızca beton yığınlarıdır.

Eğer vicdan büyümüyor ise büyüyen ekonomiler yalnızca rakamlardan ibarettir.

Eğer merhamet gelişmiyorsa gelişmişlik eksiktir.

Kısacası insanı büyütmeyen hiçbir ilerleme gerçek ilerleme değildir.

Her günün sonunda geriye şu soru kalacaktır:

Ne kadar kazandığımız değil...Ne kadar insan kalabildiğimiz...

Ne kadar bildiğimiz değil...Ne kadar anlayabildiğimiz...

Ne kadar yaşadığımız değil...Hayata ne kadar anlam katabildiğimiz...

Bir toplumun gerçek zenginliği sahip olduğu teknolojiden çok, koruyabildiği vicdanı kadardır.

Geleceği kurtaracak olan şey daha güçlü makineler üretmek yerine daha güçlü karakterler yetiştirmektir.

Daha büyük sermayeler değil, daha büyük merhametlerdir.

Daha fazla bilgi değil, bilgiyi hikmete dönüştürebilen insanlar olmalıdır.

Çünkü çağlar değişir. Teknolojiler değişir. İmparatorluklar yıkılır.

Şehirler kurulur ve yeniden yıkılır. Fakat insanın aradığı hakikat değişmez.

O hakikat, yüzyıllardır Anadolu'nun rüzgârında aynı sözü fısıldamaktadır:

İnsan, insana emanet edilmiştir.