Hayat bize ne kadar uzunmuş gibi geliyor, değil mi? Çocukken önümüzde sonsuz bir zaman var sanıyoruz. Gençken yaşlanmayı hiç düşünmüyoruz. Orta yaşa geldiğimizde ise yılların nasıl geçtiğini anlamadan, bir zamanlar uzak gördüğümüz yaşlara birden bire yaklaştığımızı fark ediyoruz.
Bir gün durup kendimize soruyoruz:
Biz gerçekten yaşadık mı?
Belki de hayatın en büyük yanılgısı da burada başlıyor.
Bize nasıl başarılı olacağımızı öğrettiler veya öğretmeye çalıştılar. Nasıl para kazanacağımızı, nasıl bir meslek sahibi olacağımızı, nasıl evleneceğimizi, nasıl çocuk yetiştireceğimizi anlattılar. İyi bir gelecek için yıllarca çalışmamızı söylediler.
Ama kimse bize yaşamayı öğretmedi.
Bir sabah güneş doğduğunda onu fark etmeyi öğretmediler.
Sevdiğimiz bir insanın yüzüne, onu son kez görüyormuşuz gibi bakmayı öğretmediler.
Bir dostla oturup saatlerce hiçbir işe yaramayan ama ruhumuza iyi gelen bir sohbetin kıymetini anlatmadılar.
Çocukların gülüşünü, yağmurun sesini, bir ağacın gölgesini, yaşamanın kendisini bir başarı ölçüsü olmadan sevmeyi öğretmediler.
Tam tersine, kısacık hayatı zorlaştırdılar.
Daha çok kazan.
Daha çok çalış.
Daha büyük evin olsun.
Daha iyi araban olsun.
Daha yüksek makama çık.
Daha çok tanın.
Daha çok tüket.
Ve biz bütün bunların peşinden koşarken hayat sessizce yanımızdan geçip gitti.
Ölmeden yaşamayı öğrenemedik.
Belki de asıl yoksulluğumuz cebimizde değil, zamanımızdaydı.
Çünkü insanın sahip olduğu en değerli şey para değil; geri getiremeyeceği zamandır.
Biriktirdiğimiz parayı yeniden kazanabiliriz. Kaybettiğimiz eşyayı yerine koyabiliriz. Yıkılan bir evi yeniden yapabiliriz. Fakat dünümüzü geri getiremeyiz.
Ne garip...
Hayatımızın büyük bölümünü daha iyi bir hayat kurmak için harcıyoruz. Fakat o daha iyi hayat geldiğinde, onu yaşayacak zamanımız kalmıyor.
Emekliliği bekliyoruz.
Tatile çıkmayı bekliyoruz.
Çocukların büyümesini bekliyoruz.
Borçların bitmesini bekliyoruz.
İşlerin yoluna girmesini bekliyoruz.
Bir gün...
Hep bir gün.
Oysa hayatın bize garanti ettiği tek şey, bugündür.
Yarın ise sadece bir ihtimaldir.
Belki bu yüzden hayatı ertelememek gerekiyor.
Seviyorsak söylemeliyiz.
Özlediysek aramalıyız.
Kırdıysak özür dilemeliyiz.
Bir dostumuz varsa kıymetini bilmeliyiz.
Annelerimizin, babalarımızın sesini daha fazla duymalıyız.
Çocuklarımızın büyümesini sadece seyretmemeli, onların çocukluklarına ortak olmalıyız.
Çünkü hayat, takvim yapraklarının eksilmesi değildir yalnızca.
Hayat; hatırlanacak anılar biriktirmektir.
Belki bize yaşamayı öğretmediler.
Ama hâlâ öğrenebiliriz.
Daha az öfkelenmeyi, daha çok sevmeyi...
Daha az tüketmeyi, daha çok paylaşmayı...
Daha az yarışmayı, daha çok yürümeyi...
Daha az konuşup daha çok dinlemeyi...
Ve en önemlisi, sahip olduğumuz şu kısa ömrün gerçekten bize ait olduğunu fark etmeyi...
İnsan bazen ölümü düşününce hayatın değerini anlıyor.
Oysa ölümün bize hayatı öğretmesi ne acı.
Keşke ölümü beklemeden anlayabilsek:
Hayat ertelenecek kadar uzun değil.
Ölmeden yaşamayı öğrenelim.
Çünkü bir gün gerçekten yaşayacak vaktimiz kalmayabilir.
Saygılarımla...