Bir kumaşın üzerinde ipliklerden çok, sabrın, alın terinin ve sessizce tüketilmiş ömürlerin izleri vardır. Anadolu irfanının ortaya koyduğu üretim sektörünü nasıl yok ettik?

Bir evin kapısından içeri girdiğinizde bazen yalnızcabir ev görürsünüz. Oysa Anadolu evleri, dışarıdan bakıldığında sessiz görünen küçük dünyasında büyük emekler saklardı.

O evlerde kadınlar sadece ev işi yapan insanlar değildi. Onlar evin görünmeyen direkleri, ekonominin sessiz ortakları, hayatın ihtiyaçlarını elleriyle var eden güçleriydi. Dikiş diker, nakış işler, çorap örer, kazak örmek için yünü eğirirlerdi. Halı ve kilim dokur, çuval ve harar hazırlar, aile fertlerinin giyeceklerini kendi elleriyle dikerlerdi.

Bir başka mevsim geldiğinde iş değişmez, sadece biçim değişirdi.

Kış uzun sürecekse yazdan hazırlık başlardı. Pekmez kaynatılır, pestil serilir, tarhana hazırlanır, salça yapılır, bulgur çekilir, un elenir, kavurma tenekelere doldurulur, peynir basılırdı. Kışın sofrasına gelecek her lokmanın arkasında bir kadının günlerce, haftalarca süren emeği vardı.

Bütün bunlar yapılırken kimse “ekonomiye katkı” diye bir hesap tutmazdı.Çünkü o günlerin kadınları, yaptıkları işin değerini parayla ölçmüyorlardı.Onlar hayatı sürdürmeyibir görev, bir sorumluluk, hatta çoğu zaman sevda olarak görüyorlardı.

Bugün ekonomiden, üretimden, istihdamdan ve kadın emeğinden söz ederken kullandığımız birçok kavramın karşılığı, Anadolu'nun eski evlerinde çoktan yaşanıyordu. Yalnızca adı konmamıştı.

Çıkrığın Sesi

Yeşilyurt'ta dokumacılığın gelişme süreci biraz da bu sessiz emeğin hikâyesidir.

Dokumacılığın ilk izlerini evlerin bir odasında kurulan el tezgâhlarında aramak gerekir. Culfalıkla başlayan bu gelenek, zaman içinde daha gelişmiş tezgâhlara, özellikle “çekmeli tezgâhlara” dönüşmüştür.

İlk zamanlarda bir dokumacı kadın, el tezgâhında günde yaklaşık sekiz metre bez dokuyabiliyordu. Çekmeli tezgâhla birlikte bu miktar kırk metreye kadar çıktı.

Sekiz metreden kırk metreye… Bu yalnızca bir üretim artışı değil, emeğin teknolojiyle buluştuğu andı.

İnsan, elinin yetişemediği yere bir düzenek kurarak yetişmişti. Tezgâh değişse de işin özündeki emek değişmemişti. Çünkü tezgâh ne kadar gelişirse gelişsin, onu çalıştıracak el, yine çoğu zaman bir kadının eliydi.

Dokunan bezler günlük hayatın içinde kullanılırdı. İç çamaşırları, köyneklikler ve başka giysiler bu bezlerden yapılırdı. Bugün sıradan görünen bu kumaşların her birinin arkasında ise uzun bir hazırlık süreci bulunuyordu.

Önce iplik hazırlanacak...Sonra eğrilecek...Sonra çözgüsü kurulacak...Tezgâh hazırlanacak...

Nihayet iplikler birbirine kavuşarak kumaşa dönüşecekti.

Bir kumaşın hikâyesi, aslında dokuma tezgâhında başlamıyordu.O hikâye, çok daha önce, bir evin sessizliğinde başlıyordu.Çıkrığın başında...Kadının sabırlı ellerinde...

Bir İpliğin İçinde Bir Ömür

Yeşilyurt, Gündüzbey, Banazı, Tecde ve Yakınca ‘da evlerde bulunan yüzlerce çıkrık, sadece iplik eğiren basit araçlar değildi.Onlar bir dönemin üretim merkezleriydi.

1941-1942 yıllarında bu bölgelerde bulunan 560 çıkrığın bir günde yaklaşık 3.500 kilogram iplik eğirdiği tespit edilmiştir. Bu rakam, geçmişte evlerin nasıl birer küçük üretim mekânı hâline geldiğini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Rakamların söyleyemediği bir şey vardır:

O çıkrıkların başında kim vardı?Birçoğunda kadınlar...

Gün ışığında ev işlerini yapan, akşam olduğunda çıkrığın başına geçen kadınlar...

Bir yandan çocuğuyla ilgilenirken öte yandan iplik eğiren, yemek pişirirken aklının bir köşesinde yarım kalan işi taşıyan, evin bütün yükünü omuzlarında sessizce dolaştıran kadınlar...

Onların emeği cetvellere sığmadı.Defterlere yazılmadı.Maaş bordrolarında görünmedi.

Şehrin ekonomisinde, bir ailenin geçiminde ve bölgenin üretim kültüründe derin izler bıraktı.

Belki de tarihin en büyük yanılgılarından biri budur:

Yalnızca adı yazılı olanların emek verdiğini sanmak.

Oysa Anadolu'nun birçok yerinde hayatı asıl taşıyan insanlar, tarihin sayfalarında isimleri olmayanlardı.Yeşilyurt'un kadınları da bunlardan biriydi.

Bez Dokunur, Hayat Örülürdü

Dokuma işi sadece bez üretmek değildi.Aslında yapılan, hayatın kendisini örmekti.

Çünkü o iplikler bir süre sonra gömlek olacaktı, köyneklik olacaktı, çocukların giyeceği bir elbiseye dönüşecekti. Bir evin ihtiyacını karşılayacak, bir ailenin bütçesinden çıkacak parayı azaltacaktı.İşte burada dokumacılık ile ev ekonomisi birbirine bağlanıyordu.

Kadın, yalnızca üretmiyor, tüketimi de azaltıyordu.

Hazır alınabilecek bir giysiyi kendi eliyle dikiyor, satın alınacak kumaşı kendi tezgâhında dokuyor, kışın sofraya konulacak yiyeceği yazdan hazırlıyordu.

Bugün “ev ekonomisi” dediğimiz şey, o günlerde neredeyse başlı başına bir üretim düzeniydi.

Üstelik bunun yanında evin temizliği, çocukların bakımı, yemek, çamaşır, dikiş, kış hazırlıkları ve daha nice iş de yine onların omuzlarındaydı.

Bir kadının günü gün doğumuyla başlıyor, çoğu zaman güneşle bitmiyordu. Ama şikâyet edilmiyordu.

Çünkü o, yaptıklarını yalnızca bir iş olarak görmüyordu.Evini ayakta tutmanın, ailesini korumanın ve hayatı geleceğe taşımanın bir yolu olarak görüyordu.

İşte Anadolu kadınının büyüklüğü biraz da buradaydı:

O, kendi emeğini görünmez kılarak ailesini görünür hâle getiriyordu.

Tezgâhtan Fabrikaya

Bugün Yeşilyurt ve Malatya’nın tekstil sektöründe ulaştığı noktayı düşündüğümüzde, bu büyük gelişmenin köklerini yalnızca fabrikalarda aramak eksik olur.Fabrikaların bacaları yükselmeden önce evlerin bacaları tütüyordu.

Makinalar dönmeden önce çıkrıklar dönüyordu.Fabrika tezgâhları kurulmadan önce evlerin bir odasında el tezgâhları vardı.Teknoloji daha sonra geldi.Ama teknoloji geldiğinde karşısında hazırlıksız bir toplum bulmadı. Bu topraklarda dokuma kültürü zaten vardı.

El ile eğrilen iplik, el tezgâhında dokunan bez ve yıllar boyunca biriken zanaat tecrübesi, zamanla teknolojiyle buluştu.Bugünkü tekstil sektörünün köklerinde işte bu eski evlerin mütevazı tezgâhlarında aramalıyız.Bir bakıma fabrika, evdeki tezgâhın büyümüş hâliydi.Aradaki fark makinenin gücüydü. Emeğin özü aynı kaldı.

Sümerbank Bez Fabrikası'nda çalışan kadınlarımızın emeklerini de ayrıca hatırlamak gerekir. Evlerde başlayan dokumacılık kültürü, zamanla fabrikalarda daha büyük bir üretim düzenine dönüşürken kadınların emeği de bu dönüşümün önemli parçalarından biri oldu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu daha açık görebiliyoruz:

Bir şehrin sanayisi, çoğu zaman fabrikadan önce evlerde doğar.

En İyi Bezin Ardındaki Usta

Yeşilyurt'ta dokumacılığın yalnızca kadın emeğiyle yürüdüğünü söylemek elbette doğru olmaz.

Erkeklerin de bu üretim düzeninde önemli görevleri vardı. Ancak dokumanın temel girdisi olan ipliğin hazırlanmasında kadınların emeği belirleyici bir yere sahipti.

Yeşilyurt'ta en iyi bezi, Mustafa Toprak'ın dokuduğunun herkes tarafından bilinir.Bu bilgi bize yalnızca bir ustanın adını bırakmıyor.Aynı zamanda o dönemde dokumacılığın nasıl bir ustalık alanı olduğunu da gösteriyor.

Her bezin iyisi kötüsü vardı.İpliğin kalitesi, dokumanın sıklığı, ustanın eli, tezgâhın ayarı...Bütün bunlar bir araya gelince kumaşın karakteri ortaya çıkıyordu. O ustanın tezgâhına gelen iplik, daha önce başka ellerden geçmişti.

Belki bir evin avlusunda...Belki kışın soğuk bir akşamında...Belki çocuklar uyuduktan sonra...

Bir kadın o ipliği çıkrıkta sabırla eğirmişti.İşte bu nedenle dokumacılıkta yalnızca görünen ustayı değil, görünmeyen ustaları da hatırlamak gerekir. Her kumaşın üzerinde bazen adı bilinmeyen insanların parmak izleri vardır.

Badana ile Dokuma Arasında

Üstelik kadınların emeği yalnızca dokuma tezgâhının başında değildi.Kış aylarında tüketilecek yiyeceklerin hazırlanması, evlerin duvarlarının perdahlanması ve badana edilmesi, giyeceklerin dikilmesi, çocukların ve yaşlıların ihtiyaçlarının karşılanması yine onların işiydi.

Günün içine kaç hayat sığdırdıklarını bugün anlamakta zorlanabiliriz.Bizim bugün makineye, fabrikaya, markete, hazırürüne bıraktığımız işlerin büyük kısmını onlar kendi elleriyle yapıyordu.

Bir kadın hem üretici hem terzi hem aşçı hem dokumacı hem de evin yöneticisiydi.

Bütün bunları yaparken de çoğu zaman yaptığı işin “değerini” ayrıca anlatma ihtiyacı hissetmiyordu. Onun için emek, hayatın doğal bir parçasıydı.

Belki de bu yüzden geçmişte kadınların emeğini yeterince göremedik.Çünkü onlar seslerini yükseltmeden çalıştılar.

Gösterişsiz...Sessiz... Ama hayatın tam ortasında.

Unutulan Eller

Bugün tekstil fabrikalarının gürültüsü arasında geçmişin çıkrık seslerini duymak kolay değil.

Modern makineler, saniyeler içinde metrelerce kumaş dokuyor. Üretim hızlandı, teknoloji gelişti, dünya değişti.Fakat insanın emeğe bakışı da değişti.Eskiden bir kumaşın kıymeti, onun ardındaki emekle ölçülürdü.Şimdi sadece fiyatına bakıyoruz.

Oysa bir kumaşın üzerinde yalnızca iplikler yoktur.Bir zamanlar o ipliği eğiren bir kadın vardır.

Ellerinde nasır...Gözlerinde yorgunluk...Ömründen eksilmiş saatler... Ailesine duyduğu derin sorumluluk...Bunların hiçbiri etiket üzerinde yazmaz.Ama kumaşın hafızasında vardır.

İşte bu yüzden Yeşilyurt'un eski evlerini, çıkrıklarını, el tezgâhlarını ve o tezgâhların başında çalışan kadınları hatırlamak, geçmişe duyulan bir özlem değildir.Bu, emeğe karşı bir vefa borcudur. Bugün ulaştığımız noktaya sadece fabrikaların makineleriyle gelmedik.

O makinelerin önünü açan bir emek birikimi vardı. O birikimin içinde, adı çoğu zaman hiçbir yerde yazılmamış kadınların alın teri bulunuyordu.

Bir Şehrin Hafızasında Kadınların Eli

Şehirlerin tarihini çoğu zaman erkeklerin isimleri üzerinden okuruz.

Kim belediye başkanı olmuş?Kim fabrika kurmuş?Kim tüccarlık yapmış?Kim siyaset yapmış?

Kim okul açmış?

Bunların hepsi önemlidir.Ama bir şehrin asıl hayatını anlamak istiyorsak başka sorular da sormalıyız:

Kim o evleri ayakta tuttu?

Kim çocukları büyüttü?

Kim kışlık yiyeceği hazırladı?

Kim ipliği eğirdi?

Kim kumaşı dokudu?

Kim o kumaştan gömlek dikti?

Kim bir ailenin bütçesine sessizce katkı sağladı?

Bu soruların cevabında karşımıza çoğu zaman kadın çıkar.

İsimsiz...Sessiz...

Fakat vazgeçilmez.

Yeşilyurt'un kadınları da böyleydi.Onlar yalnızca kumaş dokumadılar.Bir şehrin ekonomik ve kültürel hafızasını dokudular.

Çıkrığın her dönüşünde biraz daha hayat kattılar.Tezgâhın her vuruşunda geçmişle gelecek arasında bir ilmek attılar.Biz bugün o ilmeklerin üzerinde yürüyoruz.

Son İlmek

Geçmişe baktığımda bazen bir çıkrığın sesini duyar gibi olurum.

Dönüp duran bir tekerlek...

İnce ince uzayan iplik...

Tezgâhtan gelen düzenli vuruşlar...

Bütün bu seslerin arasında sessizce çalışan bir kadın...

Belki yüzünü hiç görmediğimiz, adını hiç bilmediğimiz bir kadın.

Ama onun dokuduğu bezden bir çocuğun gömleği dikilmiş olabilir.

Onun eğirdiği iplikten bir ailenin kışlık giysisi yapılmış olabilir.

Onun emeğiyle bir evin bütçesi biraz olsun rahatlamış olabilir.

İşte o kadın, bütün bunları yaptıktan sonra akşam sofrayı kurup herkesin karnını doyurmuş, sonra da ertesi gün yapacaklarının hesabını düşünerek uykuya dalmıştır.

Şimdi soruyorum:

Biz onun hakkını nasıl ödeyeceğiz?

Adını bilmediğimiz için mi unutacağız?

Fotoğrafı olmadığı için mi hatırlamayacağız?

Bir fabrikada çalışmadığı için mi emeğini küçümseyeceğiz?

Hayır.

Bazı insanların adı tarihe yazılmaz.Onların adı hayatın kendisine yazılır.

Yeşilyurt'un kadınları da öyleydi.

Onlar iplik eğirdiler, bez dokudular, giysi diktiler, kışlık yiyecek hazırladılar, evlerini ayakta tuttular.Fakat aslında yaptıkları bundan çok daha büyüktü.

Onlar bir şehrin geleceğini, kendi ellerindeki incecik ipliklerle dokudular.

Bugün Malatya'nın tekstil dünyasında yükselen her fabrikanın, çalışan her makinenin ve dokunan her kumaşın gerisinde biraz da o eski çıkrıkların sesi vardır.

O ses bize şunu hatırlatır:

Bir medeniyeti yalnızca onu kuranların adı değil, onu sessizce taşıyanların emeği yaşatır.

O emeğin en derin yerinde, hâlâ kadınların gizli elleri vardır.

Dr. Kemal DENİZ