İnsan, yeryüzüne gözlerini açtığı ilk günden beri çevresini anlamaya, gördüklerini anlamlandırmaya ve hissettiklerini anlatmaya çalışmıştır. Kimi zaman mağara duvarlarına çizdiği bir resimle, kimi zaman ateş başında anlattığı bir hikâyeyle, kimi zaman da göğe bakıp mırıldandığı bir türküyle içindeki sesi dışarıya taşımıştır. Çünkü insan, yalnız yaşayan bir varlık değil; anlatan, paylaşan ve hatırlayan bir varlıktır.
Yazının bulunmasıyla birlikte söz uçar olmaktan çıkmış, hafızanın yükü satırlara emanet edilmiştir. İnsan, yalnızca ihtiyaçlarını dile getirmekle yetinmemiş; güzeli aramış, estetiğin peşine düşmüş, duygu ve düşüncelerini sanatın süzgecinden geçirerek ifade etmeye başlamıştır. Böylece söz, şiire dönüşmüş. Hikâye, roman, destan olmuş. Türküler dağları aşmış. İnsan ruhunun yankısı, edebiyatın sonsuz koridorlarında yaşamaya devam etmiştir.
Edebiyatın konusu insandır. İnsanı anlatırken de dağlardan, ovalardan, kuşlardan, çiçeklerden, rüzgârdan, sudan ve topraktan ayrı düşemez. Çünkü insan tabiatın içindedir. Onun sevinci de hüznü de çoğu zaman bir çiçeğin açışında, bir yaprağın sararışında, bir turnanın kanat çırpışında karşılığını bulur.
Şiir ise, bütün edebî türlerin içinde bambaşka bir yere sahiptir. Şiir, akla seslenmeden önce gönle dokunur. Kelimelerden bir köprü kurar ve insanın iç dünyasına ulaşır. Gerçek şiir, gönül tellerini tek tek yoklayan sözdür. Şiir, insan ruhunun en derin köşelerine inebilen, unutulmuş duyguları uyandırabilen anlatılardır.
Anadolu'nun asırlar boyunca biriktirdiği estetik zevk, irfan ve hayat tecrübesi halk şiirinde billurlaşmıştır. Kınalı ellerin dokuduğu halılar, kilimler, cecimler ve heybeler yalnızca bir eşya değil; onlar aynı zamanda bir medeniyetin renklerle yazılmış şiirleridir. Her ilmikte bir özlem, her motifte bir dua, her renkte bir hatıra gizlidir.
Bir kilimin üzerine işlenen motiflerle bir şiirin mısraları arasında aslında büyük bir fark yoktur. Birini el dokur, diğerini gönül. Her ikisi de insanın iç dünyasını dışarıya taşır. Her ikisi de zamana direnmeye çalışır.
Bizim sevgimiz, sevdamız, hasretimiz, vatanımız ve bayrağımız halk şiirinin dizelerinde burcu burcu tüter. Anadolu insanı duygularını çoğu zaman şiirle konuşmuş, türküyle anlatmıştır. Çünkü bazı duygular vardır ki, düz söz onları taşımaya yetmez.
Şiirde yüce dağlar olmalıdır. Önüne engeller çıkmış insanın sabrını anlatan dağlar... Esen yeller olmalıdır. Uzaklardan haber getiren yeller... Turnalar olmalıdır. Gurbette kalanların selamını taşıyan telli turnalar... Bağlarda açan çiçekler, dağlarda öten keklikler, baharı müjdeleyen güller ve bülbüller olmalıdır.
Yazın kışa, kışın yaza duyduğu özlem; gurbetin sılaya, sılanın gurbete duyduğu hasret şiirde yankılanmalıdır. Ancak o zaman şiirin hâlâ yaşadığını, insanın kalbine dokunabildiğini anlarız.
Bir zamanlar hayatımızın ayrılmaz parçası olan mektuplar gelir aklımıza...
Mektuplar...Ucu yanık mektuplar...
Sıladan gurbete, gurbetten sılaya umut taşıyan mektuplar...
Kâğıdın üzerinde yürüyen hasret...
Mürekkebin içinde saklanan gözyaşı...
Şimdi neredeler?
Zaman onları da alıp götürdü mü?
Peki ya seher yeli?
Peki ya telli turna?
Dağ başındaki pınardan doldurduğu sitille su getiren, buz gibi suyun serinliğinde sevdayı çoğaltan insanlar?
Şehirlerin beton duvarları arasında kaybolurken onları da mı unuttuk?
Oysa bir millet yalnızca binalarla, yollarla, köprülerle ayakta kalmaz. Onu ayakta tutan şey hafızasıdır. Türküleridir. Ninnileridir. Masallarıdır. Destanlarıdır. Atasözleridir… Yüzlerce yılın damıttığı hikmetlerdir.
Kültürümüzün derin bilgeliği mısralara sinmiştir. Bin yılların tecrübesi, bir maniye sığar bazen. Bir türküye yüklenmiştir koca bir ömür… Türkülerimiz kimi zaman coşturur, kimi zaman ağlatır. Kimi zaman yiğitliği anlatır, kimi zaman ayrılığı.
Düğünde türkü söyleriz.
Asker uğurlarken türkü söyleriz.
Yaylaya çıkarken türkü söyleriz.
Yas tutarken ağıt yakarız.
Çocuğumuzu ninniyle uyuturuz.
Sevdiğimizi türkülerle anarız.
Çünkü bu milletin hayatında şiir vardır:
Doğumunda, sevdasında, sevincinde, düğününde, ölümünde…
Şiir, bu milletin ruhunda akan görünmez bir nehirdir.
Bazı şiirler yarım kalır. Yarım kalan sevdalar gibi... Şairinin ömrü yetmez bazen mısralarını tamamlamaya. Bazı şiirler onları yazanlarla birlikte Hakk’a yürür gider.
Ama bazı şiirler vardır ki ölmez.
Onlar canlıdır.
Onlar, nesilden nesile aktarılır.
Onlar, dilden dile dolaşır.
Onlar, şairini de yaşatır.
Çünkü şiir can alır, can verir.
Bir yüreği yakarken başka bir yüreği diriltir.
Bir insanı ağlatırken başka bir insana umut olur.
Gönüllere su serper.
Akıllara us verir…
Ben şiirin beni anlatmasını isterim.
Bizi anlatmasını isterim.
Buram buram Anadolu kokmasını isterim.
Ana kokmalı şiir. Baba kokmalı.
Ağabey, bacı, dost ve yâr kokmalı…
Bir harman yerinin bereketini, bir köy çeşmesinin serinliğini, bir yayla sabahının sessizliğini taşımalı dizelerinde.
Şiir bana beni anlatmalı.
Anamın ak sütü gibi temiz, helal ve duru olmalı.
İşte o vakit gönlüm huzur bulur.
İşte o vakit kelimeler yalnızca okunmaz, duyulur.
İşte o vakit, gönlümün tellerine dokunan o eski ezgiyi yeniden duyarım.