Gerçek, en çok sustuğunda konuşur. Bir çağın içe çöken yankısıdır bu.
Bir zamanlar hakikat ağırdı. İnsanın omzuna değil, doğrudan kalbine inerdi.
Orada beklerdi:Bir sızı gibi, bir yük gibi, bazen de unutulmuş bir emaneti hatırlatır gibi…
İnsan hakikati arardı.Şimdi ise hakikat hafifledi. Neredeyse yok denecek kadar hafif…
Bir parmak dokunuşuyla ekrandan kayıp giden bir görüntü, bakılmadan geçilen bir yüz, duyulmadan söylenen bir söz kadar geçici.
Hakikat artık taşınmıyor, es geçiliyor.
Aslında değişen dünya kadar insanın kendisine ve dünyaya bakma biçimidir. Eskiden insan gerçeği arardı.Şimdi çoğu zaman kendisini doğrulayanı arıyor.
Dünyaya bir aynaya bakar gibi bakıyor.Ama ayna kırık.
Her parçası başka bir yüz, her kırığı başka bir gerçeği gösteriyor. İnsan da kendi yüzünü en güzel gösteren parçayı seçiyor.Sonra seçtiği parçaya bakıp dünyayı tanıdığını sanıyor.
Oysa mesele, hakikatin kaybolması değil.
Bu çağ, hakikatin yitirildiği çağdan çok, hakikatin terk edildiği bir çağdır.
Çünkü hakikat rahatsız eder.İnsanı yerinden eder. Alışkanlıklarını sarsar. Kendi yanlışlarıyla yüzleştirir. Bazen insanı kendisine bile yabancılaştırır.
Yalan ise yumuşaktır.
Bir yastık gibi başını yaslarsın ona. Bir masal gibi içine sığınırsın. Seni değiştirmez.Aksine, olduğun yerde rahat bırakır. Hatta bazen seni olduğun hâlinle haklı çıkarır.
Bir süre sonra insan, neyin gerçek olduğunu düşünmekten çok, hangi anlatının kendisini daha iyi hissettirdiğine bakmaya başlar.İşte tehlike buradadır.
Bugün kalabalıkların içinde büyüyen büyük bir sessizlik var. Herkes konuşuyor ama sözler birbirine değmiyor.Bir uğultunun içindeyiz.
Bilgi çoğalıyor, ancak hikmet azalıyor. Cümleler çoğalıyor, ama anlam inceliyor. Herkesin söyleyecek bir sözü var, fakat giderek daha az insan gerçekten dinliyor.
Söz çoğaldıkça hakikat neden azalıyor?Çünkü bilgi ile hakikat aynı şey olamaz.
Bilmek, hakikate ulaşmanın ilk adımı olabilir.İnsanın bildiğiyle yüzleşmesi başka bir meseledir.Bugünün insanı, çoğu zaman gerçeği öğrenmekten çok, kendi kanaatini doğrulamak için bakıyor dünyaya.
Bir veri, bir araştırma, bir belge…Bunların karşısına tek bir cümle çıkıyor:
“Bana öyle geliyor ki…”
Bazen bu cümle, bütün hakikatlerin önüne geçiyor.
Çünkü artık bir duygunun, bir kanaatin, hatta bir öfkenin gücü, gerçeğin ağırlığını bastırabiliyor.
Bir söylenti, gerçeği gölgeleyebiliyor.Bir görüntü, bir belgenin önüne geçebiliyor.Bir hikâye, yaşanmış olanın kendisinden daha inandırıcı hâle gelebiliyor.Böylece hakikat yavaşlıyor, kanaat hızlanıyor.
Bugün en tehlikeli yalan, apaçık olan değildir.En tehlikeli yalan, gerçeğe benzeyendir.
Çünkü insanın zihnine zorla giren yalanı fark etmek kolaydır. Asıl tehlike, gönlümüzün kapısını çalmadan içeri giren, korkularımıza, öfkelerimize, beklentilerimize dokunarak bizi kendisine inandıran yalandadır.
İşte o zaman gerçek geri çekilir.Yerini kanaat alır.Kalabalıklar büyürken hakikat yalnızlaşır.
Herkesin bir fikri vardır ama hakikatin kendisine tahammül giderek azalır.
Çünkü hakikat sorumluluk ister.
Hakikat, insana “Sen haklısın.” demekle yetinmez.Bazen “Sen de yanılıyorsun.” der.
İnsanın hoşuna gitmeyen tarafı da budur.
Hakikat, başkasını değiştirmeden önce bizi değişmeye çağırır.
Oysa insan, başkasının kusurunu görmekte ne kadar cömertse kendi kusurunu görmekte o kadar cimri olabiliyor.
Bu yüzden hakikatten kaçmak kolaydır.
İnsan, kendisini rahatlatan hikâyeyi seçer.
Kendi sesini duymayı, hakikatin fısıltısını işitmeye tercih eder.
Belki de içinde bulunduğumuz çağın en büyük meselesi budur.
Gürültünün çokluğu değil, sessizliğin yokluğu…
Çünkü hakikat bağırmaz.Hakikat kalabalıkların arasına girip kendisini zorla kabul ettirmez. Sessizdir. Sabırlıdır. Dirençlidir.
Bir köşede bekler.Kırgın değildir.
Sadece insanın yeniden kendisine dönmesini bekler.
Belki bir gün gürültü yorulacak.Sözler tükenecek.Kanaatler dağılacak.
İnsan, ilk defa kendi sesinden biraz uzaklaşıp gerçekten susacak.
İşte o an hakikat yeniden konuşacak.
Belki de hakikat hiçbir zaman susmamıştır.Biz dinlemeyi bırakmışızdır.
Bir zamanlar hakikat ağırdı. İnsanın omzuna yük olur, vicdanına yerleşir, diline kolay gelmezdi.
Şimdi ise bir tık kadar hafif…Bir kaydırma hareketi kadar geçici.
Hakikat artık yarışmıyor.Çünkü yarışın kendisi değişti.
Bugün çoğu zaman kazanan, doğru olandan ziyade, en çok paylaşılan, en çok alkışlanan, en fazla öfke üreten oluyor.
Oysa hakikat alkış istemez.
Hakikat bilinmekten çok, yaşanmak ister.İnsanın hayatına dokunmak, onu dönüştürmek ister.
Bu yüzden hakikat bazen yalnız kalır.Ama yalnız kalması, yok olduğu anlamına gelmez.
Hakikat hâlâ oradadır.Sessiz…Yorgun…Fakat direniyor.
Onu duymak için bağırmaya gerek yok.
Sadece biraz susmak gerekiyor.
Kendi sesimizden, kendi kanaatlerimizden, kendi doğrularımızdan bir an olsun uzaklaşmak…
Sonunda kendimize şu soruyu sormak:
Ben gerçekten hakikati mi arıyorum, yoksa haklı çıkmayı mı?
Belki bütün mesele bu sorunun cevabında saklıdır.
Çünkü hakikat kaybolmadı.Dünya değişti, insan değişti, iletişim değişti, bilgiye ulaşma biçimimiz değişti. Her gün dünya yeniden kuruluyor.Ama hakikat hâlâ aynı yerde duruyor.
Sessizce bekliyor.İnsanın yeniden kendisine dönmesini…
İşte bütün çağların değişmeyen gerçeği şu:
Hakikat kaybolmadı. İnsan, onu aramaktan vazgeçti.
En büyük yalan da tam burada başladı.
Dr. Kemal DENİZ