İlim insanda kibir meydana getiriyorsa henüz irfan olmamıştır. Gönül güzelleşiyorsa bilgi artık hikmete dönüşmüştür. Somuncu Baba’nın Bursa sokaklarında dağıttığı bir somun ekmek, yalnızca aç bir insanın karnını doyuran nimet değildi. O ekmeğin içinde emek, paylaşma, tevazu ve gönül vardı. Anadolu irfanı da işte böyle mayalandı: Ekmek bölündükçe gönüller çoğaldı. Gönüller çoğaldıkça bir medeniyet kuruldu.

Anadolu’nun bazı şehirleri vardır. Taşına toprağına baktığınızda yalnızca bir coğrafya görmezsiniz. Sanki toprağın altında bir hatıra, çeşmelerinde bir dua, yollarında bir ayak izi, dağlarında bir nefes olduğunu hissedersiniz. Darende de böyledir.

Tohma’nın sesi, Zeyve’nin yeşilliği, Hıdırlık’ın sükûneti ve Somuncu Baba’nın makamı birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü bazı insanlar yaşadıkları mekânda sadece iz bırakmazlar, o mekâna mana da verirler. Bir şehri, şehir yapan sadece taş binalar, yollar ve meydanlar değildir. Asıl şehir, insanın gönlünde kurulur.

Somuncu Baba, Anadolu’nun bu gönül mimarlarından biridir.

Şeyh Hamid-i Veli, halk arasındaki adıyla Somuncu Baba, sadece bir din âlimi yahut mutasavvıf olmaktan çok, ekmeği gönül ile buluşturan bir irfan insanı olarak hatırlanır.

O’nun hayatına dair anlatılanlar, Anadolu’nun asırlar boyunca sözlü kültürle taşıdığı menkıbelerle, hatıralarla ve gönül mirasıyla iç içedir. Bu sebeple Somuncu Baba’yı anlamaya çalışırken sadece tarih kitaplarının satırlarına değil halkın hafızasına da kulak vermek gerekir. Çünkü Anadolu’da bazı hakikatler kitaplardan önce gönüllerde yaşamıştır.

Somuncu Baba’nın yolu Kayseri’den Şam’a, Tebriz’den Erdebil’e, oradan Bursa’ya ve Aksaray’a, nihayet Darende’ye uzanan geniş bir gönül coğrafyasına açılır. O’nun asıl yolculuğu şehirler arasında değil insandan gönüle doğru olmuştur.

Bursa’da somun ekmek pişirip halka dağıtırken söylediği “Somunlar, müminler” sözü, onun adının zamanla Somuncu Baba olarak anılmasına vesile olmuştur.

Ancak burada ekmeğin kendisinden daha önemli bir şey vardır.

Whatsapp Image 2026 10 26 At 13.52.03

Ekmek Emektir

Anadolu insanı için ekmek hiçbir zaman sadece yiyecek olmamıştır. Ekmek emektir. Ekmek alın teridir. Ekmek nimettir. Ekmek paylaşmaktır. Sofraya konulan ekmek, aynı zamanda “Sen de varsın.” demektir. Bir insanın elindeki ekmeği başka bir insanla paylaşması, aslında gönlünü paylaşmasıdır.

İşte Somuncu Baba’nın ekmekle kurduğu ilişki burada derinleşir. O, insanlara yalnızca karınlarını doyuracak bir nimet vermemiş, paylaşmanın, tevazunun ve hizmetin ahlâkını da öğretmiştir.

Bursa Ulu Cami’nin açılışında verdiği hutbede Fatiha Suresi’ni farklı yönleriyle yorumlaması, O’nun ilmî ve tasavvufî derinliğini ortaya koyar. Ancak şöhret onun aradığı bir şey değildir. Bilakis, insanlar onun gerçek kimliğini fark etmeye başladığında Bursa’dan ayrılır.

Çünkü gönül ehli için asıl mesele görünmek değil, görünmeden hizmet etmektir.

İnsan bazen yaptığı iyiliğin bilinmesini ister. Bir hayır yapar, duyulsun ister. Bir güzel söz söyler, hatırlansın ister. Bir başarı kazanır, adı anılsın ister.

Oysa Anadolu irfanı insana başka bir yol gösterir: İyiliği yap ve unut.

Çünkü iyiliğin büyüklüğü, onu kaç kişinin bildiğiyle değil, Allah’ın katında nasıl bir niyetle yapıldığıyla ölçülür.

Somuncu Baba’nın Bursa’dan ayrılması, bu bakımdan yalnızca bir şehir değişikliği değildir. Aynı zamanda insanın nefsinden uzaklaşmasının, şöhretten kaçmasının ve gönül yolculuğunun bir işaretidir.

Onun yetiştirdiği en önemli isimlerden biri Hacı Bayram-ı Veli’dir.

Bir mürşidin büyüklüğü, sadece kendi söyledikleriyle değil, yetiştirdiği insanların bıraktığı izlerle de anlaşılır. Somuncu Baba’nın gönül terbiyesi, Hacı Bayram-ı Veli’de başka bir şekle bürünmüş, oradan da Anadolu’nun sosyal ve kültürel hayatına yayılmıştır.

Burada önemli bir hakikat ortaya çıkar:

Medeniyet, sadece eser yaparak değil, insan yetiştirerek kurulur.

Bir bina yapılır, yıkılır. Bir şehir kurulur, değişir. Taşlar eskir. Duvarlar çöker. Fakat iyi yetişmiş bir insanın gönlünde bırakılan iz, nesilden nesle yürür.

Somuncu Baba’nın Hacı Bayram-ı Veli’ye burçak yetiştirmeyi tavsiye etmesi de bu anlayışın başka bir yönünü gösterir. Burada tasavvuf hayatla, irfan emekle buluşur. İnsan toprağa dokunur, üretir, paylaşır ve birlikte yaşamanın yollarını öğrenir.

Anadolu irfanı, insanı dünyadan koparan bir anlayış değildir.

Tam tersine insanı dünyaya karşı sorumlu kılan bir anlayıştır.

Tarlaya tohum atan da gönül ehli olabilir. Ekmeğini komşusuyla paylaşan da. Hastanın kapısını çalan da. Yetimin başını okşayan da. Bir hayvanın ihtiyacını anlayan da…

Çünkü Anadolu insanı için gönül, sadece insanın içinde taşınan duygu değildir. Gönül, insanla insan, insanla tabiat ve insanla bütün yaratılmışlar arasında kurulan görünmez bir bağdır.

Somuncu Baba’nın Darende ile olan ilişkisi de bu bakımdan önemlidir.

Tohma’nın kenarında, Zeyve’de, Hıdırlık’ta dolaşırken insan yalnızca güzel bir tabiatla karşılaşmaz. Sanki suyun sesine karışmış bir dua, ağaçların gölgesine sinmiş bir huzur ve toprağın hafızasına işlenmiş bir gönül mirasıyla buluşur.

Veliler, yaşadıkları mekâna mana katarlar.

Onlar coğrafyayı sadece üzerinde yaşanan bir yer olmaktan çıkarıp vatana dönüştürürler.

Alperenlerin silahla yaptığını bazen onlar dil, gönül, kitap, kalem ile yaparlar.

Bu yüzden Anadolu’nun şehirlerini sadece haritada aramamalıyız. Anadolu’nun gerçek haritası, gönül erlerinin ayak izlerinde saklıdır.

Yunus Emre’nin sözüyle bir başka yerde, Mevlânâ’nın nefesiyle başka bir şehirde, Hacı Bektaş Veli’nin dergâhında, Hacı Bayram-ı Veli’nin Ankara’sında ve Somuncu Baba’nın Darende’sinde aynı büyük medeniyetin farklı renkleri görülür.

Bu medeniyetin temelinde insan vardır. Fakat sıradan anlamda yalnızca “insan” değil…

Whatsapp Image 2026 10 26 At 13.52.08

Gönlü eğitilmiş insan.

Somuncu Baba’ya dair anlatılan menkıbeler, bu gönül terbiyesinin nasıl bir hayat anlayışına dönüştüğünü gösteren küçük fakat anlamlı örneklerle doludur.

Bunlardan birinde bir derviş, kendisi için ektiği buğdayın yarısını Somuncu Baba için ayırır. Ancak Somuncu Baba’ya ayrılan tarladaki buğday zayıf kalır. Gerçek ortaya çıktığında Somuncu Baba şükür secdesine kapanır.

Menkıbenin özü basittir fakat derindir:

İnsan yaptığı iyiliği bile kendi nefsine mal etmemelidir.

Bazen en güzel hizmetin içinde bile insanın kendini görme tehlikesi vardır. “Ben yaptım.” demeye başladığımız anda, yaptığımız işin bereketinden uzaklaşabiliriz.

Anadolu irfanı, insanı, “ben”den “biz”e, “biz”den de “O”na doğru yürütür.

Bir başka menkıbede yaşlı bir kadının ineği kaybolur. Somuncu Baba ineğin yerini bilir ve onu bulup getirir. Fakat hayvanın hemen geri dönmesine izin vermez. Çünkü ineğin biraz daha otlaması gerektiğini, aksi hâlde eve döndüğünde yeterince süt veremeyeceğini bilir.

Kadın şaşırır:

“Sen hayvanların dilini mi biliyorsun?”

Somuncu Baba’nın cevabı, Anadolu irfanının özünü taşıyan bir gönül cümlesidir:

“Hepimiz topraktan, toprak ise Hakk’tan bir parça değil mi?”

Ardından söylediği şu sözler ise insanın bütün yaratılmışlarla ilişkisini yeniden düşünmeye davet eder:

“Gönül dili konuşunca beden diline susmak düşer.”

Ne kadar derin bir söz…

İnsan tabiatı dinlemeyi unuttuğunda aslında kendi iç sesini de kaybetmeye başlar. Ağacın dilini, suyun sesini, hayvanın ihtiyacını, yaşlının sessizliğini, çocuğun bakışını anlayamayan insan, zamanla insanın gönül dilini de anlayamaz hâle gelir.

Somuncu Baba’nın “Sen ararken dünyada gezersin, ben dünyadan geçerim. Sen yitiğini ararsın, ben hiçliğimi.” sözünde ise tasavvufun büyük sırrı saklıdır.

İnsan ne aradığını bilmeden bütün dünyayı dolaşabilir.

Mal, mülk, makam, şöhret, güç, itibar…

Ancak gönül insanı bilir ki, insanın en büyük arayışı, aslında kendisini aşma arayışıdır.

Kendinden geçmeden Hakk’a varılmaz.

Somuncu Baba’nın ekmekle başlayan hikâyesi de burada başka bir anlam kazanır.

Ekmek önce emektir. Emek paylaşmaya dönüşür.

Paylaşma kardeşliği büyütür. Kardeşlik gönülleri birbirine yaklaştırır.

Gönüller birleşince de medeniyet doğar.

İşte bu yüzden ekmek, Somuncu Baba’nın hayatında yalnızca bir nesne değildir. Ekmek, Anadolu’da kurulmakta olan büyük gönül medeniyetinin manevi rızkının sembolü gibidir.

Darende’deki Balıklı Kuyu da bu gönül coğrafyasının hafızasında ayrı bir yere sahiptir. Sağ Kuyu ve Kör Kuyu olarak anılan bu mekânlarda yaşayan balıklarla ilgili anlatılanlar, yüzyıllardır halkın hafızasında yaşamaktadır. Büyük savaş ve sıkıntı zamanlarında balıkların kaybolduğu, huzur zamanlarında yeniden ortaya çıktığına dair rivayetler anlatılır.

Bunları tarihî belge gibi değerlendirmekten çok, halkın tabiatla ve kutsalla kurduğu ilişkinin bir parçası olan menkıbevi hafıza olarak görmek gerekir.

Benim içinse Balıklı Kuyu’nun başka bir anlamı vardır.

Çocukluk yıllarımda babam ve dedemle oraya gittiğim günleri hatırlıyorum. Suyun içindeki balıkları merakla izlerdim. Kıbrıs savaşı sırasında balıkların azaldığı söyleniyordu. 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında balıkların yeniden göründüğünü duyduğumda, çocukluk hafızamla halkın anlatıları birbirine karışmıştı.

Bazen insanın hayatında bir çeşme, bir kuyu, bir ağaç, bir nehir, bir kitaptan daha fazla şey anlatır.

Çünkü hafıza sadece zihinde tutulmaz.

Hafıza mekânlarda da yaşar.

Darende’nin Tohma’sı da böyledir.

Su akar, suyla birlikte zaman da akar.

İnsanlar gelir geçer. Çocuklar büyür.

Evler değişir. Yollar değişir.

Bazı mekânlar ise geçmişten geleceğe sessiz bir köprü kurmaya devam eder.

Somuncu Baba’nın Darende’deki makamı da böyle bir köprüdür.

Oraya giden insan, sadece bir zatın hatırasını ziyaret etmez. Aynı zamanda Anadolu’nun asırlardır taşıdığı bir ahlâkı hatırlar:

Tevazuyu, paylaşmayı, emeği, merhameti, kanaati, hizmeti ve gönül kırmamayı…

Whatsapp Image 2026 10 26 At 13.52.05

Bugün modern hayatın içinde büyük bir hızla yaşıyoruz. Daha çok kazanmak, daha çok tüketmek, daha çok görünmek istiyoruz. İnsanlar birbirlerine çok yakın evlerde yaşarken birbirlerinden uzaklaşıyorlar.

Aynı apartmanda oturan komşular birbirlerinin adını bilmiyor.

Aynı sofraya oturan insanlar birbirlerinin yüzüne bakmadan telefon ekranlarına dalıyor.

Ekmek çoğaldı ama paylaşma azaldı.

Bilgi çoğaldı ama hikmet azaldı.

Ses çoğaldı ama gönül dili sustu.

İşte burada Somuncu Baba’nın mirası yeniden önümüze çıkıyor.

Bize yeni bir teknoloji, yeni bir şehir planı veya yeni bir ekonomik model önermiyor.

Daha temel bir şey söylüyor: İnsan ol!

Ekmeğini paylaş. Emeğe saygı duy.

İyiliğini gösterişe dönüştürme. Gönül kırma.

Yaratılmışı Yaratan’dan ötürü sev.

Kendini büyütmek yerine nefsini küçült.

Yaptığın iyiliğin karşılığını insanlardan bekleme.

Çünkü Anadolu irfanı, insanı önce kendi içine götürür.

Kendini bilen insan başkasını küçümsemez.

Gönlünü bilen insan gönül kırmaz.

Hakk’ı bilen insan kulun hakkına dokunmaz.

Gerçekten bilen insan, bildikleriyle övünmek yerine daha çok susmayı öğrenir.

Somuncu Baba’nın asıl mirası işte budur:

Bir medeniyetin taşını, toprağını, kubbesini değil ahlâkını yaşatmak.

Bugün Somuncu Baba’yı anmak kolaydır.

Türbesini ziyaret ederiz. Menkıbelerini anlatırız. Kitaplarını okuruz. Adını yaşatırız.

Asıl mesele O’nun bize bıraktığı gönül ahlâkını hayatımıza taşıyabilmektir.

Bir somun ekmeği bölüşebiliyor muyuz?

İhtiyacı olanın kapısını çalabiliyor muyuz?

Kimsenin bilmediği bir iyiliği yapabiliyor muyuz?

Bir gönlü kırdıysak özür dileyebiliyor muyuz?

Bir hayvanın, bir ağacın, bir derenin dilini anlayabilecek kadar yavaşlayabiliyor muyuz?

En önemlisi, kendimize şu soruyu sorabiliyor muyuz:

Ben, Somuncu Baba’nın temsil ettiği gönül medeniyetinin neresindeyim?

İşte bütün mesele burada düğümleniyor.

Bugün bize düşen, Somuncu Baba’yı yalnızca anmak değil, onun temsil ettiği gönül ahlâkını yeniden yaşamaktır.

Bir ekmeği bölüşmek. Bir yetimin başını okşamak. Bir yaşlının kapısını çalmak. Bir gönül kırdıysak onu onarmak. Bir iyiliği kimse görmeden yapabilmek.

Çünkü Anadolu irfanı bize şunu öğretmiştir:

İnsanın dünyadaki gerçek zenginliği, sahip oldukları değil, gönüllerde bıraktığı iyiliktir.

Somuncu Baba’nın Bursa sokaklarında dağıttığı somunlardan bugün elimizde bir parça kalmadı. Ancak o ekmeğin bereketi hâlâ sürüyor. Darende’de Tohma akıyor. Ezan göğe yükseliyor. Dualar türbelerin sessizliğinde çoğalıyor. Bir somun ekmek, hâlâ iki gönül arasında bölünebiliyor.

İşte bütün mesele budur: Ekmeği bölmek, gönlü çoğaltmak.

Somuncu Baba bize bir medeniyetin sırrını bıraktı:

Bir somun ekmekten başlayan yolculuk, bir gönül medeniyetine ulaşır.

Yeter ki, biz o ekmeği bölüşmeyi, o gönlü büyütmeyi unutmayalım!

Dr. Kemal DENİZ