Tohma'dan yalnız su değil, tarih de akar. Zaman sürekli hızlanarak geçer, eskir. İnsanoğlu eskiyen zamana bakar durur. Tohma zamanla yarışır.

Yalnız Malatya'nın içinden geçen bir akarsu değildir Tohma, dağların hafızasından ovaya taşınan bir zamandır. Kayalara çarpa çarpa tarih anlatır. Toprağa değdikçe bereket olur. İnsanın gönlüne ulaştığında serinlik bırakır. Bu yüzden Tohma'ya bakarken sadece akan suyu değil, kendi ömrümüzü de görürüz.

Bazı sular vardır, yalnız akar.

Bazı sular vardır, geçtiği yerleri de kendisiyle birlikte yaşatır.

Tohma böyle bir sudur.

Dağlardan doğar. Taşların, kayaların, vadilerin arasından geçer. Kimi yerde sakinleşir, kimi yerde coşar. Bazen ince bir çocuk sesiyle şırıldar, bazen genç bir delikanlı gibi kayalara başkaldırır. Sonra geniş düzlüklerde nefeslenir. Toprağa can verir ve yoluna devam eder.

Onu yalnızca bir akarsu diye anlatmak eksik kalır.

Çünkü Tohma'nın yatağında suyun yanında zaman da akar.

İnsanlar gelir geçer.

Köyler kurulur, şehirler büyür.

Kervanlar yürür.

Köprüler yapılır.

Çocuklar büyür, ihtiyarlar toprağa karışır.

Ama Tohma akar.

Sanki bütün bunları görür ve hiçbirini unutmamak için suyuna kaydeder.

Tohma, Malatya'nın suya yazılmış hafızasıdır.

tohma-1

Dere Yatağında Büyüyen Çocuk

Gün yüzüyle ilk karşılaştığında gözleri kamaştı.

Dere yatağında usul usul yol alırken yürümeyi öğrendi. Önceleri küçük bir çocuk gibiydi. Taşlarla oynadı. Kıyısındaki otlara dokundu. Güneşin altında parlayan köpüklerini seyretti.

Sonra büyüdü.

Cıvıl cıvıl köpürerek akmaya, neşeyle oynaşmaya başladı.

Her darlığın bir ferahlığı vardır.

Karabük'ü geçince darlıktan kurtuldu. Önündeki düzlükte rahatladı.

Yavaşladı. Duruldu. Dinlendi.

Kendisini rahatlatan toprağa vefasızlık etmedi. Geçtiği düzlükleri yeşile boyadı. Otlar onunla canlandı. Çiçekler onunla açtı. Tohumlar onun suyuyla uyandı.

Su, dokunduğu yere hayat bırakıyordu.

Kaynarca düzlüğünü geçince karşısına Karacehennem Boğazı çıktı.

İşte orada yeniden değişti Tohma.

Dar boğazın içinde ne yapacağını şaşırdı.

Yürümedi, koştu.

Ak­madı, sıçradı.

Kayalara çarptı, köpürdü.

Sanki gençliğinin bütün coşkusunu taşlara anlatmak istercesine delirdi.

Onu görenler:

“Bu su delirmiş!”

“Sağı solu yıkacak!”

“Doğma, doğma!” diye söylendiler.

Ama doğmuştu bir kere.

Önüne çıkan hiçbir taş, hiçbir kaya, hiçbir dar boğaz onu yolundan çeviremedi.

Sonra söylene söylene adı kaldı: Tohma.

Suyun Çevresinde Kurulan Hayat

Ey Tohma!

Kaç koyun, kaç kuzu, kaç keçi, kaç oğlak senin kıyılarında susuzluğunu giderdi?

Kaç kısrak senin suyundan içti de doğurduğu tayın kişnemesi dağlarda yankılandı?

Senin çevrende obalar kuruldu.

Çadırlar dikildi.

Ocaklar tüttü.

Çocuklar doğdu.

Dedem Korkut boy boyladı, soy soyladı.

Senin beslediğin çayırlarda nice Boğaçlar güreşti.

Tersakan'da hâlâ Dirse Han'ın atının nal izlerini arayanlar var.

Sofular'da, Göğebakan'da, Yassıbel'de eski cenklerin yankısı duyulur.

Leylek Baba, vatan kıldığın bu coğrafyayı hâlâ Leylek Dağı'nın tepesinde bekler.

Kuluncak'ın yemyeşil yamaçlarında, kısrağın doğurduğu altın sarısı tayın hatırası dolaşır.

Sen ise bütün bunların içinden geçersin.

Hiçbirine:“Bana ne?” demezsin.

Çünkü suyun huyunda vefa vardır.

Sen akar ve hayat verirsin.

İlâhî emirle doğup yürümeye başladığın yaylalarda Sarıkızlı'nın, Ziyellili'nin, Karaçayırlı'nın, Karıncalıklı'nın atları, katırları, sığırları yayılır.

Sen onların suyusun.

Kurdun, kuşun, tilkinin, böceğin, insanın...Hepsinin.

Bir suyun büyüklüğü yalnızca ne kadar aktığıyla ölçülmez.

Kaç cana hayat verdiğiyle ölçülür.

Tohma'nın büyüklüğü de buradadır.

O, kendisine muhtaç olanı ayırmaz.

Su isteyenin kim olduğuna bakmaz.

Avuçlayana serinlik verir.

Toprağa değince bereket olur.

Ağaca değince meyve.

İnsana değince hayat.

Koşar Somuncu Baba'nın Kapısına

Herkes gibi suyun da kaderi var.

Bir su, başka sulara kavuşmadan kendi yatağında tükenirse bahtı kara bir garip olur.

Oysa suyun yaratılışında kavuşmak vardır.

Pınarlar birleşir.

Dereler çoğalır.

Irmaklar büyür.

Sular birbirini bulur.

Çünkü su bilir: Tek başına akan su yolculuk, kavuşan su medeniyettir.

Tohma da kendi yolunu aradı.

Darende'ye, Somuncu Baba'nın dergâhına doğru yürüdü.

Toprakları yardı.

Kayaları oydu.

Dağları aştı.

Bazen hırslandı, bazen homurdandı.

Kayadan kayaya atladı.

Çakıllara aldırmadı.

Önüne çıkan engelleri omuzladı.

Sanki bir an önce Somuncu Baba'nın dizinin dibine varmak istiyordu.

Başını taştan taşa vurdu.

Köpürdü.

Yaralandı.

Ama geri dönmedi.

Ferhat gibi kayaları deldi.

Kendisine “geçilmez” denilen yerlerden geçti.

Sonunda yükseklerden kendini aşağı bıraktı.

Bembeyaz köpüklere dönüştü.

Somuncu Baba'nın kapısına vardı.

Tohma'nın sesi orada değişti.

Zaviyenin bahçesine serinlik çöktü.

Mis gibi toprak kokusu yayıldı.

Çiçekler, ağaçlar, bağlar, bahçeler onun gelişini biliyormuş gibi sessizce ona yüzlerini döndüler.

Tohma başını eğdi.

Çünkü bazı kapılardan coşarak değil, edeple girilir.

Dergâhın içinde geçmiş zamanların dervişlerini gördü.

Kuyuların derinliklerinde balık kisvesine bürünmüş nice gönül ereni ona selam verdi.

Tohma da onları selamladı: Hûûû!

Yeryüzünde görülmeyeni gördü.

Duyulmayanı duydu.

Aldığı selamları gönül tahtına koydu.

Sonra Somuncu Baba'nın huzuruna vardı.

Ne getirdin bu Hakk kapısına, diye sormadılar.

Çünkü o zaten en büyük hediyeyi getirmişti: Suyunu.

Otu suladı.

Ağacı suladı.

Kuşu suladı.

Böceği suladı.

Kurda, kuşa, insana hayat verdi.

Sonra besmele çekip dergâha girdi.

Yunus misali himmet diledi.

“Allah'ım,” dedi,

“Fıtratımda olan sel olup yakıp yıkma gücünü benden al. Bana yeryüzüne bolluk ve bereket dağıtma gücü ver. İnsanoğlu, bitki, böcek, kuş, kurt, sürüngen... Benden su içsin. Beni hayatın hizmetkârı eyle.”

Himmetten Berekete

Zaviyeden daha yeni çıkmıştı.

Himmetin işaretini gördü.

Kudret Suyu fışkırdı.

Kudret Gölü oluştu.

Buz gibi suyun içinde sımsıcak su kaynıyordu.

Şifa arayan geldi.

Duasını almak isteyen geldi.

Somuncu Baba'nın dergâhına yüz süren geldi.

Tohma'nın suyundan içen geldi.

Herkes bu sırrın karşısında aynı şeyi düşündü:

Bazı mucizeler gökten değil, toprağın içinden yükselir.

Tohma yoluna devam etti.

Medi Şeyh'in türbesinin eteğine yüz sürdü.

Orada da bir dua aldı.

Çünkü Anadolu'da yol yalnız gidilmez.

Geçtiğin her menzil sana bir şey öğretir.

Bir türbe sabrı öğretir.

Bir çeşme vefayı.

Bir dağ dayanmayı.

Bir nehir kavuşmayı.

Tohma bunları yaşayarak öğrendi.

Artık yalnız akan bir su değildi. Yol bilen bir dervişti.

Kardeş Suların Kavuşması

Dikkulak Dağları'ndan yola çıkan Balıklı Tohma, Kangal topraklarında Havuz Suyu ile birleşti.

Gücü arttı.

Sesi büyüdü.

Bir başka kardeşi ise Tahtalı Dağları'ndan doğdu.

Darende boğazlarını aşarak Hacılar tarafında Zaviye yoluna yöneldi.

İki kardeş Yeşiltaş'ta buluştu. Hasret sona erdi.

Sular birbirine sarıldı. Büyük Tohma doğdu.

Bu kavuşma bana hep insanı düşündürür.

İnsan da böyledir.

Bir yanı eksiktir.

Bir yanı susuz.

Bir yanı arayışta.

Kendini tamamlamak için başka gönüllere yürür.

Çünkü insanın da su gibi bir kaderi vardır:

Akmak, aramak ve sonunda kendine benzeyen bir başka suya kavuşmak.

Malatya Ovası'nda Altın Sarısı Bereket

Tohma sonra Malatya Ovası'na doğru yöneldi.

Akçadağ düzü...

Yazıhan düzü...

Dağları, tepeleri, yolları geride bıraktı.

Beydağı'nın eteklerinde Malatya Ovası göründüğünde sanki gözleri parladı.

Çünkü ovada onu bekleyen başka bir kader vardı: Bereket.

Tohma, Somuncu Baba'dan aldığı himmeti toprağa bıraktı.

Ağaçlar büyümedi: Fışkırdı.

Dallar çiçekle doldu. Meyveler irileşti. Toprak sulandı.

Malatya'nın altın sarısı meyvesi kayısı, bu bereket toprağında kendine yurt buldu.

Kayısının Anadolu'ya gelişine dair çeşitli hikâyeler anlatılır. Bunlardan biri, Orta Asya'dan gelen erenlerin heybesinde taşınan çekirdeklerin bu topraklarda kök saldığına dair halk hafızasında yaşayan güzel bir rivayettir.

Rivayet ne kadar gerçeğin kendisidir, bunu tarihçiler araştırır.

Ancak halkın hafızasında yaşayan hikâyelerin de bir hakikati vardır.

Çünkü bazen bir millet, tarihini yalnız belgelerle değil, hikâyelerle de taşır.

Çekirdek toprağa düştü. Toprak onu bağrına bastı. Güneş olgunlaştırdı.

Malatya insanı emeğini verdi. Tohma suladı.

Altın sarısı kayısı, bu ovanın bereketiyle dünyaya açıldı.

Malatya Ovası'nda bayram vardı artık.

Sanki Tohma'nın suyu, toprağın dilinden konuşuyordu.

Tohma Kendini Arıyor

Tohma'nın yolculuğu burada bitmedi.

Çünkü su, kendisini bulmadan durmaz.

Dağ, dere, tepe demeden dolaştı.

Bazen onu görenler,

“Ne arıyor bu su?” diye düşündü.

Oysa Tohma başkasını aramıyordu: Kendini arıyordu.

İnsan da öyle değil midir?

Ömrü boyunca şehir şehir dolaşır.

İnsan, insan arar. Dost arar. Sevgi arar. Hakikat arar.

Sonunda anlar ki bütün arayışı kendine doğrudur.

Tohma da kendine doğru akıyordu.

Bütün yolculukların gizli bir amacı vardır: İnsanın kendine varması. Suyun da.

Su, Suyu Bulursa…

Sonunda Fırat'ı gördü. İçi içine sığmadı.

Yıllardır aradığı kardeşini bulmuştu.

Fırat da onu bekliyordu sanki.

Dar boğazlar geride kaldı. Dağlar sustu. Ova genişledi.

Kırkgöz Köprüsü'nün altından geçti.

Bir zamanlar kervanların, yolcuların, tüccarların geçtiği yolların altından...

Tarihin içinden geçerek Fırat'a doğru ilerledi.

Biraz sonra kavuşma gerçekleşti: Su, suyu buldu.

Aslında yalnız iki nehir buluşmadı.

İki hafıza buluştu. İki yol buluştu. İki kader birleşti.

Anadolu'nun yaylalarından gelen su, Mezopotamya'nın büyük hikâyesine karıştı.

Yayladan çöle, çölden yaylaya giden yolların kesiştiği yerde Tohma artık yalnız değildi.

Zamanla Yarışan Su…

Tohma'dan yalnız su değil, tarih de akar. Bunu unutmayalım.

Dağların arasından süzülen her su, aslında zamanın içinden geçer.

Dünya döner. Günler, aylar, yıllar geçer. Mevsimler değişir.

İnsanlar doğar. İnsanlar ölür.

Şehirler büyür. Evler yıkılır. Yollar değişir.

Köprülerin üzerinden yeni insanlar geçer. Ama Tohma akar.

Zaman sürekli hızlanır. Eskir.

İnsanoğlu eskiyen zamana bakar durur.

Fotoğraflara bakar. Eski evleri hatırlar. Çocukluğunu arar.

Kaybolan seslerin peşine düşer.

Zaman geri dönmez. Tohma da geri dönmez.

Her baharda yeniden gençleşir.

Karlar erir. Dağların bağrından yeni sular süzülür.

Toprak kokusu yükselir.

Nevruz gelir. Tohma yeniden coşar.

Yeniden köpürür. Yeniden taşlara çarpar. Yeniden genç bir delikanlı olur.

Belki de suyun insana verdiği en büyük ders budur: Akan yaşlanmaz.

Duran eskir. Kapanan küflenir. Kendi içine çekilen kurur.

Ama hayatın içine karışan, paylaşan, veren ve yol alan her şey yeniden doğar.

Tohma bunu yüzyıllardır yapıyor. Zamanla yarışıyor.

Bazen zaman öne geçiyor sanıyoruz.

Sonra Tohma bir çağlayandan atlıyor.

Bir ovaya yayılıyor. Bir köprüden geçiyor.

Bir ağacın köküne ulaşıyor. Bir meyveyi olgunlaştırıyor.

Bir çocuğun avucuna serinlik bırakıyor.

Bize yeniden hatırlatıyor: Zaman yaşlanır, su genç kalır.

Tohma akıyor. Tarih akıyor. Hayat akıyor.

Biz bakıyoruz.

Bir gün anlıyoruz ki Tohma aslında Fırat'a değil, zamana doğru akıyor.

Belki de onun sırrı burada: Tohma Zamanla Yarışmıyor.

Zamanı Aşmaya Çalışıyor.

https://youtube.com/shorts/8NvoEkKDs3w?si=2QxnD9WW-tUvHiGW