Bir zamanlar Malatya’nın terzihaneleri yalnızca kumaşın biçime, elbisenin bedene uydurulduğu dükkânlar değildi. İğne ve ipliğin arasında dostluklar kurulur, çayın buğusunda memleket konuşulur, insanlar birbirinden hayat öğrenirdi. Terzihaneler, Malatya’nın sessiz halkmektepleriydi.

Ne oldu Malatya’nın halk mekteplerine?

Nerede o eski sohbet mekanları

Bazen geçmişe dönüp baktığımda, kaybettiğimiz şeyin yalnızca bazı dükkânlar ve meslekler olmadığını düşünüyorum. Sanki hayatımızın içinden görünmeyen bir damar çekilip alınmış gibi…

Bir zamanlar herkesin değiştirmeden gittiği bir terzisi vardı.

Kendi terzisi…

Yıllarca aynı dükkâna gider, aynı ustanın karşısına oturur, elbisesini ona diktirirdi. Terzi müşterisini tanırdı. Onun ölçüsünü, zevkini, huyunu suyunu bilirdi. Müşteri de terzisini sadece usta olarak değil, dost olarak görürdü.

Terzihanelerde yalnızca kumaş kesilmezdi.

Söz kesilirdi, fikir biçimlenirdi, dostluk dikilirdi.

Dükkânın bir köşesinde kumaşlar, makaslar, iplikler dururken başkabir köşesinde hayatın kendisi konuşulurdu.

Soba yanardı.

Üzerinde çaydanlık eksik olmazdı.Kış günlerinde ıhlamur demlenirdi.

Çayın buğusuna sohbet karışır, sohbetin içine memleket girerdi.

İşte o terzihaneler böyle mekânlardı.

İğne, İplik ve Sohbet

Terzihanenin kapısından içeri giren sadece müşteri değildi.

Mahalle girerdi içeri.

Memleket girerdi.

Haber girerdi.

Dostluk girerdi.

Birinin düğünü konuşulurdu. Bir başkasının okutacağı mevlitten söz edilirdi.

Mahalleden birinin çocuğu dünyaya geldiyse ilk haber orada duyulurdu.

Bir ölüm olmuşsa, acısı orada paylaşılırdı.

Bir genç askere gidecekse onun adı mutlaka sohbetin içinde geçerdi.

Terzihaneler bir bakıma mahallenin haber merkezleriydi.

Bugün telefonlarımız var.

Mesajlarımız var.

Sosyal medyamız var.

Haber birkaç saniyede dünyanın öbür ucuna ulaşıyor.

Eskiden haber yalnızca öğrenilmezdi. Haberin acısı da sevinci de birlikte yaşanırdı.

İşte asıl fark buydu.

Çayın Buğusunda Bir Malatya

Terzihanenin müşterileri zamanla birbirini tanırdı.

Aynı terziye gidenler arasında dostluklar kurulurdu. Çoğu zaman bir dost, diğer dostunu kendi terzisine götürürdü.

“Bizim terzi iyidir. Git, elbiseni ona diktir. Onun sözüne güvenilir.”

Böylece terzihaneler yalnızca meslek erbabının dükkânı olmaktan çıkar, küçük bir sohbet meclisine dönüşürdü.

Çayın etrafında memleket meseleleri konuşulurdu. Siyaset konuşulurdu. Partiler konuşulurdu.

Ülkenin gidişatı tartışılırdı. İnsanlar birbirlerinin sözünü dinlerdi.

Herkes düşüncesini ortaya koyar, karşısındakinin ne söylediğini anlamaya çalışırdı.

Bazen tartışılır, bazen farklı düşünülürdü. Ama sohbet yine de devam ederdi.

Çünkü mesele birbirini susturmak değil, birbirini anlamaktı.

Çaylar yudumlanır, yorgunluk kahveleri içilir, hayatın ağırlığı biraz olsun hafiflerdi.

İnsan, terzihaneden yalnızca dikilmiş bir elbiseyle çıkmazdı.

Bir düşünce, bir haber, bir hatıra, bazen de yeni bir dostluk götürürdü evine.

Sessiz Bir Hayat Mektebi

Çok değil, bundan otuz-kırk yıl önce bugünkü iletişim araçları hayatımızı bu kadar kuşatmamıştı.

Televizyon henüz bugünkü kadar yaygın değildi.

TRT radyoları dinlenirdi.

Gazeteler okunurdu.

Ulaşım bugünkü kadar kolay değildi.

Belki de en önemlisi buydu: İnsanların birbirine ayıracak zamanı vardı.

Gündüz işlerin arasında, öğle tatillerinde, iş çıkışlarında terzihaneler önemli buluşma yerleriydi.

Akşamları ise ev ziyaretleri yapılırdı.

Bir kapı çalınır, “Buyurun.” denirdi.

Bir fincan kahvenin, bir bardak çayın etrafında saatlerce konuşulurdu.

Kimse “Vaktim yok.” demezdi.

Çünkü sohbet de hayatın bir parçasıydı.

Terzihanelerde de böyle bir hayat vardı.

Oralarda diploma verilmezdi.

Karnesi yoktu.

Tahtası, sırası, sınıfı yoktu.

Ama hayat öğretilirdi.

İnsan ilişkileri öğretilirdi.

Büyüklerin dinlenmesi, küçüğe hürmet edilmesi, söz sırası beklenmesi, farklı düşüncelere tahammül edilmesi…

Bir insanın cemaat içinde nasıl davranması gerektiği, nerede konuşup nerede susacağı, bir başkası konuşurken onu nasıl dinleyeceği de oralarda öğrenilirdi.

İşte ben bu yüzden terzihanelere “halk mektepleri” diyorum.

Ortak Aklın Ocağı

Her terzihanenin sohbetinin kalitesi, oraya gelen insanların ilgi alanına ve kültür seviyesine bağlıydı.

İçlerinden biri çıkar, sohbeti yönlendirirdi.

Biri tarihten söz ederdi. Biri edebiyattan…Biri siyasetten…

Bir başkası Malatya’nın geçmişinden…

Kimi zaman da hayatın içinden küçük bir olay, saatler süren büyük sohbetlerin kapısını açardı.

Buralarda insanlar birbirlerinden çok şey öğrenirdi.

Tecrübeler aktarılırdı.

Hatıralar anlatılırdı.

Fikirler karşılaştırılırdı.

Bütün bunların sonucunda farkına varmadan ortak akıl oluşurdu.

Bugün “iletişim”, “sosyal dayanışma”, “ortak akıl”, “sivil toplum” diye adlandırdığımız birçok kavramın küçük ölçekteki karşılığı, o terzihanelerde yaşanıyordu.

Malatyalılık bilinci oralarda oluşuyordu.

Malatya kültürü kitaplardan okunmakla kalmıyor, insandan insana aktarılıyordu.

Kültür yaşanıyordu.Hazmediliyordu.Bir sonraki kuşağa devrediliyordu.

Said Çekmegil ’in çevresinde oluşan sohbet halkalarını düşündüğümüzde, Malatya’da bu geleneğin ne kadar güçlü bir karşılığının bulunduğunu daha iyi anlayabiliriz.

O sohbetlerde fikir vardı. İrfan vardı. Edebiyat vardı. Memleket sevgisi vardı.

Her şeyden önce insan vardı.

Teknoloji Geldi, Terzihaneler Sustu

Sonra zaman değişti. Konfeksiyon makineleri çoğaldı. Hazır giyim sektörü büyüdü.

Hazır elbiseler hayatımıza girdi.

Terzihaneler birer birer eski önemini kaybetti.

Terziler elbette tamamen yok olmadılar. Fakat terzihanenin sosyal görevi kayboldu.

Dükkân kaldı. Makine kaldı. Makas kaldı. İğne kaldı. İplik kaldı.

Ama sohbet azaldı.

İğne ve iplik kaldı, terzihanenin ruhu kayboldu.

Berber dükkânları da benzer bir değişim yaşadı. Onlar da bütünüyle ortadan kalkmadılar ancak eskiden olduğu gibi insanların uzun uzun oturduğu, memleket meselelerini konuştuğu sohbet mekânları olmaktan uzaklaştılar.

Şimdi her şey daha hızlı.

Elbiseyi hazır alıyoruz. Haber hazır geliyor. Fikir hazır geliyor. Cümleler bile hazır.

Ama insan ilişkileri hazır olmuyor.

Onun emek istediğini unutuyoruz.

Kapılar Çoğaldı, İnsanlar Uzaklaştı

Bugün iletişim imkânlarımız tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çoğaldı.

Dünyanın öbür ucundaki insanla birkaç saniyede konuşabiliyoruz.

Fakat aynı apartmanda oturan komşumuzu tanımıyoruz.

Aynı mahallede yaşayan insanın derdinden haberimiz olmuyor.

Herkes konuşuyor. Kimse dinlemiyor.

Herkes kendisini anlatıyor. Kimse karşısındakini anlamaya çalışmıyor.

Eskiden bir terzihanede insanlar aynı masanın etrafında farklı düşünceleri buluşturabiliyordu.

Bugün aynı fikirde olmayan insanı hayatımızdan çıkarmaya çalışıyoruz.

Bu yüzden bazen düşünüyorum:

Kapılar çoğaldı, insanlar birbirinden uzaklaştı.

Malatya’nın halk kültüründeki bu sığlaşma ve seviye düşüklüğü beni düşündürüyor.

Dayanamıyorum. İçimden haykırmak geliyor: Ne oldu Malatya’nın halk mekteplerine?

Nerede o eski sohbetler?

Nerede o çayların etrafında oluşan dostluklar?

Nerede birbirinin sözünü kesmeden dinleyen insanlar?

Nerede o çarıklı erkân?

O Mektepleri Yeniden İstiyorum

Ben o halk mekteplerini yeniden istiyorum.

Elbette geçmişi olduğu gibi geri getiremeyiz.

Fakat geçmişte insanı insan yapan güzellikleri geleceğe taşıyabiliriz. Yeniden sohbet mekânları oluşturabiliriz.

Gençlerin yaşlılarla, sanatçıların esnafla, öğrencilerin öğretmenlerle, geçmişin insanlarının bugünün insanlarıyla buluşabileceği kültür ocakları kurabiliriz.

İnsanların kitap konuştuğu, şiir okuduğu, Malatya’yı konuştuğu, memleket meselelerini tartıştığı mekânlara ihtiyacımız var.

Çünkü şehir yalnızca taş, beton ve asfalt değildir.

Şehir, insanların birbirine bıraktığı izdir.

Malatya’nın eski terzihanelerinde böyle izler vardı.

O dükkânların içinden nice şair, hikâyeci, sanat ve halk kültürü temsilcisi çıkmadı mı?

Nice fikir, nice dostluk, nice hatıra o mütevazı dükkânların içinde doğmadı mı?

Şimdi geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz ki terzihaneler aslında yalnızca elbise dikmiyormuş.

İnsan da yetiştiriyormuş.

Kumaşı ölçüyorlardı. Bedeni ölçüyorlardı. Ama insanı da hayatın içine ölçülü biçimde yerleştiriyorlardı.

Bunu belki kendileri bile bilmiyordu. Onlar yalnızca işlerini yapıyorlardı.

Biz ise şimdi geriye dönüp, o işin ne kadar büyük olduğunu anlıyoruz.

Malatya’nın halk mektepleri böylece kapandı.

Terzihanelerin kapıları eski günlerdeki gibi açılmıyor. Sobaların üzerinde çaydanlıklar artık eskisi kadar kaynamıyor. İğne ve iplik, hazır giyimin gölgesinde kaldı.

Ama o günlerin bize öğrettiği bir şey hâlâ elimizde: İnsan, insanla konuşarak çoğalır.

Bazen bir terzi dükkânında, bir bardak çayın buğusunda, bazen bir dostun yanında…

Bazen de hiç tanımadığımız bir insanın sözünü sabırla dinlerken…

İşte o yüzden bugün hâlâ soruyorum:

Nerede kaldı bu nezih Malatya halk mektepleri?

Belki onları yeniden açamayız ama yeniden sohbet edebiliriz. Yeniden dinleyebiliriz.

Yeniden birbirimizin derdine ortak olabiliriz.

Çünkü kaybettiğimiz yalnızca terzihaneler değildir.

Biz, terzihanelerle birlikte birbirimizi dinleme kültürümüzün bir parçasını da kaybettik.

Bugün Malatya’nın en çok ihtiyacı olan şey yeni binalardan çok yeniden kurulacak sohbet meclisleridir.

Bir çaydanlık kaynasın yeter…Gerisini Malatya’nın insanı yine çözer. Bu şehir, konuşmasını da bilir, dinlemesini de.

Yeter ki, halk mekteplerinin kapısını yeniden açalım.

Dr. Kemal DENİZ