Zirve, insanın herkesten yüksek olduğu yer değil, kendine en çok yakıştığı yerdir.

Çok güzeldir yıldızları seyretmek. Gecenin sessizliğinde başınızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda, karanlığın içinden size göz kırpan ışıklar bambaşka bir dünyanın kapısını aralar. Bir yıldızın parıltısına takılır gözleriniz. Başınızı geriye doğru eğer, bakışlarınızı gökyüzünün derinliklerinde gezdirirsiniz. Zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Çünkü insan, bazen gökyüzünü seyrederken kendi içine doğru bir yolculuğa çıkar.

Yıldızlar uzaktadır. Onlara ulaşamayacağımızı biliriz ama yine de bakmaktan vazgeçmeyiz. Belki de bu yüzden güzeldirler. Uzaklıkları hayallerimizi büyütür, ışıkları içimizdeki umutları uyandırır. Bir yıldızın altında çocukluğumuzu hatırlarız. Bir başkasının ışığında gençliğimizi, yarım kalmış sevdalarımızı, gerçekleştiremediğimiz hayallerimizi görürüz. Keşkeler birer birer dökülür içimize. Zamanında yapamadıklarımızı, söyleyemediklerimizi, uğruna mücadele ettiğimiz hâlde ulaşamadıklarımızı düşünürüz.

Bazen de başardıklarımız geçer gözümüzün önünden. Mutlu olduğumuz günler, sevdiklerimizin yüzleri, içimizi ısıtan hatıralar… Hepsi bir film şeridi gibi uzanır geçmişimizden bugüne. O an anlarız ki insanın ömrü, yalnız yaşadıklarından değil, içinde taşıdıklarından da oluşur.

Sonra gözümüz gökyüzünün en parlak yıldızına takılır. İçimizden bir ses yükselir: Daha yükseklere ulaşamaz mıydım? Hayatımda daha fazlasını başarabilir miydim? Belki de bir gün herkesin hayranlıkla baktığı o zirvede ben de yer alabilirdim.

İşte insanın kendisiyle hesaplaşması böyle başlar.

Her insanın içinde bir zirve hayali vardır. Kimi bir makamın, kimi şöhretin, kimi zenginliğin peşinden gider. Kimi bir eser bırakmak, kimi adını tarihe yazdırmak ister. Kimi de yalnızca ailesine huzurlu bir hayat sunabilmenin hayalini kurar. Hayaller farklıdır fakat hepsinin ardında daha güzel hayata ulaşma arzusu vardır.

Ne var ki zamanla hayallerimizle hayatın gerçekleri arasına mesafeler girer. İmkânlarımız, yeteneklerimiz, şartlarımız ve tercihlerimiz yolumuzu belirler. Kimi insan düşlediği zirveye ulaşır, kimi yolun yarısında kalır. Kimi de ömrünü, bir türlü varamadığı bir yüksekliğin özlemiyle geçirir.

Peki, ulaşamadığımız her hayal bir yenilgi midir? Başkalarının çıktığı zirvelere çıkamadığımız için eksik mi yaşamış oluruz?

Hayır!

Çünkü hayat, herkesin aynı yere ulaşmak için yarıştığı bir koşu değildir. Her insanın yürüyüşü, yükü ve hikâyesi farklıdır. Birinin başarısı ötekine ölçü olamaz. Başkasının hayatına bakarak kendi hayatımızın değerini belirlemeye kalkarsak, sahip olduğumuz yetenekleri, güzellikleri göremeden ömrümüzü tüketebiliriz.

İnsan, başkasının zirvesine ulaşamadığı için değil, kendi yolunu değersiz gördüğü ve başarılarını küçümsediği için mutsuz olur.

Elbette zirveye ulaşmak kolay değil. Emek ister.Sabır ister, bilgi ve irade ister. Bazen yıllarca çalışmak, defalarca yeniden başlamak gerekir. İnsan kimi zaman yorgunluğunu içine gömer, kimi zaman başkalarının göremediği fedakârlıklarda bulunur. Dışarıdan bakıldığında sadece başarılar görünür.Oysa her başarının ardında nice uykusuz geceler, nice vazgeçişler ve nice sessiz mücadeleler vardır.

Bu yüzden zirveye ulaşan insanın emeğine saygı duymak gerekir. Fakat bir şeyi de unutmamalıyız: Yükselmek başka, yükseldiği yere yakışmak başkadır.

İnsan, sadece başarılarıyla değil, karakteriyle de yükselmelidir. Bilgisiyle, kültürüyle, ahlakıyla ve vicdanıyla bulunduğu yeri anlamlı kılmalıdır. Başarının insanı büyütmesi için önce insanın gönlünün büyümesi gerekir. Makamın, şöhretin ve gücün değeri, ancak insanın bunları nasıl kullandığıyla ortaya çıkar.

Yükselirken başkalarını ezmek, geride bıraktıklarını unutmak, gücünü insanları küçültmek için kullanmak… Bunlar insanı yüceltmez,sadece bulunduğu yeri değiştirir.

Zirve, insanın herkesten yüksek olduğu yer değil, kendine en çok yakıştığı yerdir.

Üstelik zirveye çıkmak kadar orada kalmak da zordur. İnsan, ulaşmak için yıllarını verdiği yere vardığında yeni bir sınavla karşılaşır. Artık yükselmekten ziyade yükseldiği yerde kalabilmek önem kazanır. Beklentiler artar, sorumluluklar ağırlaşır. Dün hayalini kurduğu şeyler, bugün omuzlarında bir yüke dönüşebilir.

Bir zamanlar uzaktan hayranlıkla baktığı yerde dururken kendi kendine sorar: Ben gerçekten burada olmak mı istiyordum? Uğruna bu kadar mücadele ettiğim şeyler, bana aradığım mutluluğu getirdi mi? Bu yüksekliğe ulaşırken neleri geride bıraktım?

İşte insanın en zor hesabı, başkalarıyla değil, kendisiyle yaptığı hesaplaşmadır.

Çünkü hayallerimiz çoğu zaman uzaktan görünür. Bir makamın, bir başarının ya da bir şöhretin bize neler kazandıracağını düşünürüz.Ancak neler götürebileceğini hesaba katmayız. Ulaşmak için gösterdiğimiz çaba sırasında ailemize, dostlarımıza, sağlığımıza ve kendi iç huzurumuza ayırmamız gereken zamanı unutabiliriz. Sonunda istediğimize ulaşsak bile aradığımız huzuru bulamayabiliriz.

Belki de mutluluğu hep bir sonraki basamakta aradığımız için bulunduğumuz basamağın güzelliğini görememişizdir.

İnsan, bazen hayatı kazanmak uğruna hayatın kendisini kaçırır.

Peki, zirveye çıkamayanların hayatı daha mı değersizdir? Büyük başarılar elde edemeyen, adını geniş kitlelere duyuramayan, yüksek makamların kapısını aralayamayan insanların mutlu olmaya hakkı yok mudur?

Elbette vardır.

Hayatın güzelliği yalnızca yükseklerde aranmaz. Bir evin penceresine düşen sabah güneşinde, akşamüstü içilen bir bardak çayda, dostla edilen içten bir sohbette, bir çocuğun gülüşünde bin bir güzellik saklıdır. Yıllardır tanıdığınız bir komşunun hâlinizi hatırınızı sorması, uzaktaki bir dosttan gelen telefon, sofraya konulan bir lokmanın sevdiklerinizle paylaşılması… Bazen bir ömrün bütün zenginliği bu küçük görünen anların içinde saklanır.

Bir köyün yamaçlarında yaşayan, toprağını ekip biçen, akşam olduğunda evine dönüp ailesiyle ekmeğini paylaşan bir insan düşünün. Dünyanın en yüksek makamlarına ulaşmamış, adını kimseye duyuramamış olabilir. Fakat alnının teriyle kazanmış, kimsenin hakkına girmemiş, çocuklarına güzel bir ahlak bırakmışsa onun hayatı başarısız sayılabilir mi?

Bir de sahip olduklarının içinde huzuru bulamayan, herkesten yükseklerde olduğu hâlde gönlü daralan birini düşünün. Bütün dünyanın tanıdığı biri olmak, insanın kendi iç dünyasında huzur bulmasına yetiyor mu?

Hangisinin daha zengin ve huzurlu bir hayat yaşadığına kim karar verebilir?

İşte asıl mesele, ne kadar yükseğe çıktığımız değil, yaşadığımız hayatın içinde ne kadar insan kalabildiğimizdir.

Bu, hayallerimizden vazgeçelim, hedeflerimizi küçültelim, yükselmek için çaba göstermeyelim demek değildir. İnsan çalışmalı, öğrenmeli, kendisini geliştirmeli ve daha iyisini başarmak için gayret etmelidir. Fakat bütün bunları yaparken mutluluğunu yalnızca ulaşacağı sonuca bağlamamalıdır. Çünkü yolun da bir güzelliği vardır. Bazen bir ağacın gölgesinde dinlenmek, bazen sevdiğimiz bir insanla uzun uzun konuşmak, bazen de hiçbir şey yapmadan hayatın akışını seyretmek gerekir.

Her an bir yere yetişmeye çalışırken hayatın kendisini geride bırakmamalıyız.

Bazen geri dönmek yenilgi değil, insanın kendisini tanımasıdır. Bazen daha yükseğe çıkmaktan vazgeçmek, elde ettiklerinin kıymetini bilmektir. Bazen de başkasının ulaştığı yüksekliğe özenmekten vazgeçip kendi yolunda yürümeye devam etmek, hayatın insana öğrettiği en büyük bilgeliktir.

Her yükseliş başarı değildir.Her geride kalış da yenilgi sayılamaz.

Önemli olan, insanın kendi imkânlarını tanıması, yeteneklerini geliştirmesi ve hayatını başkalarının beklentilerine göre değil, kendi değerlerine göre kurabilmesidir. Kimi zirveye ulaşır, kimi yamaçlarda yaşar, kimi de ömrünü ovada geçirir. Güneş hepsinin üzerine doğar, yağmur hepsinin toprağına düşer. Gece olduğunda yıldızlar, yükseklerde yaşayanlarla alçaklarda yaşayanları birbirinden ayırmaz.

Gökyüzü herkese açıktır.

Öyleyse neden mutluluğu hep yarına erteliyoruz? Neden daha yüksek bir makama ulaşmadan, daha çok mal mülk edinmeden, başkalarının takdirini kazanmadan mutlu olamayacağımıza inanıyoruz? Bugün sahip olduklarımızın kıymetini bilmek için daha ne kadar yükselmemiz gerekiyor?

Ömrü, bize verilmiş sınırsız zaman olarak göremeyiz. Her gün ömrümüzden bir parça eksilirken çoğu zaman bunun farkına bile varmayız. Yarın yaparım dediğimiz işler, söylemeye fırsat bulamadığımız sözler, ertelediğimiz ziyaretler, sarılmayı unuttuğumuz insanlar…

Hayat, bazen en büyük pişmanlıklarını küçük ihmallerin arasına saklar.

Bir gün ulaştığımız ve ulaşmak istediğimiz bütün zirveler geride kalacak. Unvanlar, makamlar, alkışlar ve başarılar birer hatıraya dönüşecek. Geride neler kalacak?

Belki yazdığımız bir kitap, yetiştirdiğimiz bir insan, zor durumdan kurtardığımız ve koruduğumuz bir hayvan, bir dostun hafızasında kalan güzel bir söz… Belki zor gününde elinden tuttuğumuz birinin duası, belki de kimsenin bilmediği küçük bir iyilik.

İnsan, ömrünün sonunda ne kadar yükseldiğinden çok, nasıl yaşadığını da düşünmeli. Kaç insanın gönlüne dokunduğunu, kaç kez bir başkasının yükünü hafiflettiğini, kendisine emanet edilen hayatı ne kadar güzelleştirdiğini sorgulamalı.

Çünkü insanın ardında bıraktığı en değerli iz, ulaştığı yükseklik değil, dokunduğu gönüllerdir.

Şimdi yeniden yıldızlara bakalım. Her biri gökyüzünde kendi yerinde duruyor. Kimi daha parlak, kimi daha sönük görünüyor. Fakat her biri gecenin güzelliğine bir şey katıyor. Hiçbiri ötekine benzemek zorunda değil. Hiçbiri, başka bir yıldızın yerinde olmadığı için ışığından vazgeçmiyor.

İnsan da öyle değil mi?

Hepimiz aynı yükseklikte olmak zorunda değiliz. Aynı başarıları elde etmemiz, aynı yoldan yürümemiz, aynı hayalleri gerçekleştirmemiz gerekmiyor. Yeter ki kendi ışığımızı söndürmeyelim. Yeter ki yükselme arzumuz insanlığımızın önüne geçmesin. Yeter ki hayatı kendimize ve başkalarına zehir etmeyelim. Birbirimizi tamamlayarak yükselelim.

Zirveye ulaşmak herkese nasip olmayabilir. Fakat bulunduğumuz yeri güzelleştirmek, gönlümüzü genişletmek, bir başkasına iyilik etmek ve yaşadığımız her güne anlam katmak çoğu zaman kendi elimizdedir.

İşte insanın gerçek zirvesi, başkalarının ulaşamadığı yüksekliğe çıkmaktan çok, kendi içindeki iyiliği büyütebildiği yerdir.

Çünkü hayat, zirvede olsak da eteklerde yaşasak da bize yalnızca bir kez veriliyor. Yıldızlara bakmak, hayaller kurmak, yükselmek için çabalamak elbette güzel. Fakat bir gün geriye dönüp baktığımızda, bütün bu yolculuk boyunca yaşamayı unutmadığımızı da görebilmeliyiz.

İnsan, bazen en büyük mutluluğu zirveye çıktığında değil, zirvede olmak zorunda olmadığını anladığında bulur.

Dr. Kemal DENİZ