"Bir şehrin gerçek tarihi, saraylarında değil; avlularında pişen ekmeğinde, komşusuna uzanan elinde ve birlikte edilen dualarında saklıdır."
Bazı şehirler taşlarıyla hatırlanır, bazıları sokaklarıyla... Malatya ise önce avlularıyla hatırlanır. Çünkü eski Malatya evlerinde hayat, kapalı odalarda değil, göğe açık avlularda yaşanırdı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kapılar açılır, güneş önce dut ağacının yapraklarına, sonra tandırın dumanına, ardından da kadınların bereketli ellerine düşerdi.
Yüksek duvarlarla çevrili avlular yalnızca bir evin sınırlarını belirlemezdi. Onlar, mahremiyetin, güvenin ve aile olmanın sessiz muhafızlarıydı. Sokaktan geçen gözler içeriyi göremezdi ama içeride yaşanan hayat, bütün mahalleye huzur olarak yayılırdı.
Malatyalı hanımlar için avlu yalnızca bir çalışma alanı değildi. Hayatın kurulduğu, çocukların büyüdüğü, yaşlıların dua ettiği, misafirlerin ağırlandığı küçük bir medeniyetti.
Bir köşede tandır yanardı.
Başka bir köşede kazan kaynardı.
Havuzun başında çocuk sesleri yankılanırken, dut ağacının gölgesinde komşuların sohbeti uzardı.
İşte o avlularda yalnızca ekmek pişmezdi, güven pişerdi, dostluk pişerdi, komşuluk pişerdi.
Eski Malatya'da tandır damı denilen bölüm, sadece ekmek yapılan yer değildi. Orası imecenin evidir. Hamur tek bir evde yoğrulsa bile ekmeğin bereketi bütün komşulara ait olurdu. Mahalleli hanımlar bir araya gelir, biri hamur açar, biri tandırı yakar, biri pişirir, biri çocuklarla ilgilenirdi. Günün sonunda yalnızca ekmek değil, gönüller de mayalanmış olurdu.
İmece, Anadolu'nun en zarif dayanışma biçimlerinden biriydi.
Tandır ekmeği imecesi...
Şehriye imecesi...
Erişte dökme imecesi...
Tarhana hazırlığı...
Salça kaynatma...
Bayram temizliği...
Ramazan hazırlığı...
Düğün telaşı...
Her biri aynı cümlenin farklı kelimeleriydi: "Ben değil, biz."
Bugün birçok sosyal proje ile kurulmaya çalışılan dayanışma, o günlerde herhangi bir tabela olmadan kendiliğinden yaşanıyordu. Çünkü insanlar birbirlerine yardım etmeyi görev değil, hayatın tabii akışı olarak görüyorlardı.
Avlular aynı zamanda üretimin de merkezleriydi.
Kayısı pestili serilir, erik ekşisi kaynatılır, bulgur çekilir, tarhana kurutulur, salça yapılırdı. Kış hazırlığı mevsimlik bir telaş değil, aileyi aylarca ayakta tutacak büyük bir organizasyondu.
Bugün market raflarında gördüğümüz pek çok ürün, o günlerde evlerin avlusunda hazırlanıyordu.
Ne ilginçtir ki, günümüzün laboratuvarlarında uzun hesaplarla üretilen sağlıklı gıda anlayışı, o günlerin Anadolu kadınlarında tabii bir bilgi olarak yaşıyordu. Ölçüyü deneyim belirliyor, hijyeni titizlik sağlıyor, kaliteyi ise vicdan koruyordu.
Onlar yalnızca ev hanımı değildi.
Bir bakıma gıda mühendisiydiler.
Dokumacıydılar.
Terziydiler.
Muhasebeciydiler.
Çocuk gelişim uzmanıydılar.
Aile danışmanıydılar.
Kültür taşıyıcısıydılar.
Bütün bunları herhangi bir diploma almadan, hayatın kendisinden öğrenmişlerdi.
El tezgâhlarında dokunan kumaşlar yalnızca giysi olmazdı. Her ilmikte sabır, her desenin içinde aile hafızası vardı. Bir kızın çeyizi hazırlanırken aslında gelecek nesillerin hikâyesi dokunurdu.
Eski Malatya evlerinin mimarisi de aileyi koruyan sessiz bir öğretmendi.
Alt katta mutfak, hızna denilen kiler, tandır damı...
Üst katta odalar...
Eyvanın önünde küçük bir havuz...
Dut, kayısı, vişne ve ayva ağaçları...
Henüz buzdolabının bulunmadığı yıllarda yiyecekler sitiller içinde havuza sarkıtılır, "soğukluk" denilen bu tabii yöntemle muhafaza edilirdi. İnsan tabiatla kavga etmiyor; onun imkânlarından hikmetle faydalanıyordu.
Fakat bütün bunlardan daha kıymetlisi evlerin içinde yaşayan üç kuşaktı:
Dede, Nine, Anne, Baba ve Çocuklar.
Bir çatı altında yalnızca insanlar yaşamazdı, tecrübe de yaşardı.
Dedeler torunlarına çarşıda nasıl yürüneceğini öğretirdi.
Nineler Kur'an okumayı, duaları, bayram sabahlarının heyecanını anlatırdı.
Anneler çalışarak değil, yaşayarak eğitim verirlerdi.
Babalar alın terinin bereketini gösterirdi.
Çocuklar ise bütün bunları ders olarak değil, hayatın doğal akışı içinde öğrenirdi.
Bugün eğitim dediğimiz birçok davranış, o günlerde aile hayatının kendiliğinden oluşan ikliminde kazanılıyordu.
Akşam olunca eyvanda sofra kurulurdu.
Yere serilen sofra bezinin üzerine kasnak, onun üzerine sini yerleştirilirdi. Büyük "Bismillah" demeden kimse lokmasına uzanmazdı. Yemek yalnızca karın doyurmak değildi.Aynı zamanda saygının, paylaşmanın ve şükrün eğitimiydi.
Komşunun evinden yemek kokusu yükselmişse o kokunun yalnızca rüzgârla gitmesine razı olunmazdı. Aynı yemekten mutlaka bir tabak hazırlanır, komşuya gönderilirdi. Çünkü inanılırdı ki paylaşılmayan lokmanın bereketi eksik kalır.
Aradan yıllar geçti.
Evler büyüdü, aileler küçüldü.
Mutfaklar zenginleşti, sofralar sessizleşti.
Teknoloji arttı, fakat sohbet azaldı.
Marketler çoğaldı, imeceler kayboldu.
Bugün birçok ihtiyacımızı para ile karşılayabiliyoruz. Fakat güveni, komşuluğu, birlikte yaşamanın huzurunu satın alamıyoruz.
Belki de kaybettiğimiz şey eski evler değildi.
Kaybettiğimiz, o evlerin içinde yaşayan ruhtu.
Mesele tandırın sönmesi değildi.
Mesele, aynı ateşin etrafında toplanan insanların dağılmasıydı.
Çünkü bir medeniyet, önce şehirlerini değil. Ailelerini kaybettiğinde çözülmeye başlar.
Malatya'nın avlularında kurulan o sessiz hayat bize bugün hâlâ şunu fısıldıyor:
İnsan yalnız yaşayabilir. Fakat toplum ancak birlikte yaşayabilir.
Belki de geleceği inşa edecek olan şey, yeni binalar yapmak değil. Eski imecenin ruhunu yeniden hatırlayabilmekti.