Hayatın bize öğrettiği en acı gerçeklerden biri şudur: İnsan, çoğu zaman sahip olduklarıyla değil, kaybettikleriyle büyür. Çünkü sahip olmak, çoğu zaman sıradanlaşır. Alışırız. Varlığını doğal kabul ederiz. Oysa yokluk... Yokluk, insanın en sessiz öğretmenidir. Konuşmaz, bağırmaz, nasihat vermez. Ama bıraktığı boşluk, bazen bin cümleden daha fazla şey anlatır.

İnsan, hayatı boyunca sayısız kayıp yaşar. Çocukluğunu kaybeder, gençliğini kaybeder, zamanını kaybeder. Kimi anne babasını, kimi dostlarını, kimi hayallerini, kimi de yıllarca emek verdiği bir düzeni... Her kayıp, insanın ruhunda görünmeyen bir iz bırakır. Kimisi zamanla silikleşir, kimisi ömür boyu taşınır.

Ama insanı gerçekten değiştiren, kaybettiği şeyin ne olduğu değil; o kaybın içinde kendine ne kadar yabancılaştığıdır.

Çünkü bazen bir insan, sevdiğini kaybettiğinde yıkılmaz. Asıl yıkım, o gidişten sonra eskisi gibi gülemediğini fark ettiğinde başlar. Bazen bir işini kaybetmez sadece; umutlarını da kaybeder. Bazen bir şehirden ayrılmaz sadece; anılarını, alışkanlıklarını ve kendinden bir parçayı da geride bırakır.

Hayatın en ilginç yanı da budur. Büyük değişimler, büyük gürültülerle gelmez. İnsan bir sabah uyanır ve aslında uzun zamandır değiştiğini fark eder. Eskiden heyecan duyduğu şeyler artık hiçbir şey hissettirmez. Eskiden kolayca affettiği insanlara karşı mesafelidir. Kalabalıkların içinde bulunur ama eskisi kadar konuşmaz. Çünkü bazı kayıplar, insanın sesini değil, içindeki yankıyı değiştirir.

Ne gariptir ki gençken hep kazanmayı düşünürüz. Daha çok para kazanmak, daha iyi bir meslek sahibi olmak, daha büyük bir ev almak, daha iyi bir hayat kurmak... Oysa yaş ilerledikçe anlarız ki hayatın muhasebesi kazançlarla yapılmıyor. Bir gün dönüp baktığımızda aklımıza ilk gelenler; alamadığımız araba, kaçırdığımız fırsatlar ya da eksik kalan maaşlar olmuyor. Daha çok söyleyemediğimiz sözler geliyor aklımıza. Arayamadığımız insanlar... Sarılamadığımız dostlar... Ertelediğimiz ziyaretler... "Sonra konuşuruz." dediğimiz ama bir daha konuşamadığımız insanlar...

Belki de hayatın en büyük yanılgısı, zamanın hep bizimle kalacağını sanmamızdır.

Oysa zaman, kimseyle pazarlık yapmıyor.

Her gün biraz daha eksiliyoruz. Takvim yaprakları sadece yılları değil, bizden de bir şeyleri alıp götürüyor. Aynaya baktığımızda yüzümüzdeki çizgiler yaşımızı anlatıyor belki ama asıl değişim gözlerimizin içinde saklı. Çünkü insanın yüzü yaşlanır; ruhu ise yaşadıkları kadar değişir.

Fakat bütün kayıpların içinde en tehlikelisi vardır ki çoğu insan bunu fark etmez.

İnsanın kendisini kaybetmesi...

Başkalarını memnun etmek için kendi fikirlerinden vazgeçtiği gün... Kalabalığa uyum sağlamak adına vicdanını susturduğu an... Hayallerini "gerçekçi olmak" adına rafa kaldırdığı zaman... İşte asıl kayıp orada başlar. Çünkü insan bazen hiçbir şeyini kaybetmeden de kendini kaybedebilir.

Modern dünya bize sürekli daha fazlasını vaat ediyor. Daha hızlı yaşa, daha çok kazan, daha görünür ol, daha başarılı ol... Fakat kimse dönüp de "Daha çok insan ol." demiyor. Belki de bu yüzden kalabalıklar içinde yalnızız. Birbirimizi görüyoruz ama anlamıyoruz. Konuşuyoruz ama dinlemiyoruz. Gülüyoruz ama huzurlu değiliz.

Belki de insanı değiştiren şey, kaybettiği insanlar değildir. Kaybettikten sonra hayata bakışının değişmesidir.

Çünkü acı, herkesi ziyaret eder; ama herkeste aynı kapıyı açmaz. Kimi acıyla daha merhametli olur, kimi daha kırgın... Kimi daha güçlü olur, kimi duvarlarını yükseltir. Aynı kayıp, iki farklı insanı bambaşka yerlere götürebilir. Demek ki bizi değiştiren yalnızca yaşadıklarımız değil; yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamdır.

Bugün geriye dönüp baktığınızda, sizi siz yapan şeylerin ne kadarının kazandıklarınızdan, ne kadarının kaybettiklerinizden oluştuğunu düşünün.

Belki de hayatın en büyük ironisi şudur:

İnsan, en değerli yanını çoğu zaman onu kaybetme ihtimaliyle tanır.

Ve belki de gerçek olgunluk; hiçbir şeyi kaybetmemek değil, her kayıptan sonra insan kalabilmektir.