Günün ilk ışıklarıyla birlikte uyanıyoruz. Daha gözümüzü tam açmadan elimiz telefona gidiyor. Birkaç bildirim, birkaç mesaj, sosyal medyada hızlıca göz gezdirilen paylaşımlar…
Daha güne başlamadan dünyanın bütün yükünü zihnimize dolduruyoruz.
Kim ne yapmış?
Kim nereye gitmiş?
Kim evlenmiş?
Kim iş değiştirmiş?
Kim yeni bir başarı elde etmiş?
Kim tatilde?
Kim mutlu?
Bütün bunları birkaç dakika içinde öğreniyoruz. Sonra kendi hayatımıza dönüyoruz ve nedense içimizde bir eksiklik hissediyoruz.
Belki de çağımızın en büyük çelişkilerinden biri bu.
Dünyadan herkesten haberdarız ama kendimizden giderek uzaklaşıyoruz.
Eskiden bir insanın hayatından haberdar olmak için onunla konuşmak gerekirdi. Şimdi dünyanın diğer ucundaki insanın kahvaltıda ne yediğini biliyoruz ama yanımızda oturan kişinin gününün nasıl geçtiğini sormayı unutuyoruz.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı.
Ama bir yandan da bizi sürekli meşgul etti.
Artık boş kalamıyoruz.
Bir yere oturduğumuzda telefonumuza bakıyoruz. Sırada beklerken telefonumuza bakıyoruz. Yemek yerken telefonumuza bakıyoruz. Hatta bazen arkadaşlarımızla otururken bile aynı masada birbirimizden çok ekranlara bakıyoruz.
Birlikteyiz ama gerçekten beraber miyiz?
İşte asıl soru belki de bu.
Çünkü bugünlerde herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığını görüyoruz. İşe, okula, sınava, toplantıya, hayata…
Bir şeyleri kaçırmaktan korkuyoruz.
Bir haberi ilk gören olmak, bir gelişmeyi ilk öğrenmek, bir paylaşımı ilk beğenenlerden olmak istiyoruz.
Fakat bütün bunların arasında hayatın kendisini kaçırıyoruz.
Bir çocuğun büyümesini…
Bir anne babanın yaşlanmasını…
Bir dostun sessizce uzaklaşmasını…
Bir akşamın nasıl geçtiğini…
Bir kahvenin tadını…
Bir sohbetin sıcaklığını…
Bunları fark etmeden tüketiyoruz.
Belki de biraz yavaşlamamız gerekiyor.
Her mesaja saniyesinde cevap vermek zorunda değiliz. Her gelişmeyi anında bilmek zorunda değiliz. Herkesin hayatını takip etmek zorunda hiç değiliz.
Çünkü sosyal medyada kaçırdığımız bir paylaşımı daha sonra görebiliriz.
Ama hayatın içinde kaçırdığımız bazı anları geri getiremeyiz.
Bir zamanlar Malatya’da insanların birbirine daha çok vakit ayırdığı günleri hatırlıyorum. Mahalle kültürünü, kapı önünde yapılan sohbetleri, komşuya habersiz gidip bir çay içmeyi…
Belki hayat o zaman da kolay değildi.
Ama insanlar birbirine daha yakındı.
Şimdi kilometrelerce uzaktaki birine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat bazen aynı şehirde, hatta aynı evde yaşayan insanlara bile ulaşamıyoruz.
Çünkü aramıza mesafeleri telefonlar değil, ilgisizlik koyuyor.
Hepimizin hayatında yoğunluk var.
Hepimizin yetişmesi gereken işler, çözmesi gereken sorunlar, düşünmesi gereken meseleler var.
Ama hayat sadece yapılacaklar listesinden ibaret değil.
İnsan bazen hiçbir şey yapmadan da yaşayabilir.
Bir akşam telefonu sessize alıp ailesiyle oturabilir.
Uzun zamandır aramadığı bir arkadaşını arayabilir.
Bir büyüğünün elini öpebilir.
Bir çocuğun gözlerinin içine bakıp onu gerçekten dinleyebilir.
Bir akşamüstü şehrin sokaklarında amaçsızca yürüyebilir.
Bunların hiçbiri büyük başarılar değil belki.
Ama hayat zaten çoğu zaman büyük başarılardan değil, küçük anlardan oluşuyor.
Bugün hepimiz daha fazlasını istiyoruz.
Daha iyi bir iş…
Daha güzel bir ev…
Daha çok para…
Daha fazla takipçi…
Daha büyük bir hayat…
Fakat sahip olduklarımızın kıymetini anlamaya ne kadar zaman ayırıyoruz?
Bazen insanın ihtiyacı olan şey daha fazlası değil, elindekinin farkına varmaktır.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şu:
“Hayatı gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece hayatı izliyor muyum?”
Çünkü başkalarının hayatlarını izlemek kolay.
Bir ekrana dokunuyoruz ve önümüze yüzlerce hayat geliyor.
Ama kendi hayatımızı yaşamak cesaret istiyor.
Bazen telefonu bırakmayı…
Bazen hayır demeyi…
Bazen hiçbir yere yetişmemeyi…
Bazen de sadece durmayı…
Belki bugün hepimiz biraz durmalıyız.
Telefonu bir kenara bırakıp etrafımıza bakmalıyız.
Yanımızdaki insanlara…
Yaşadığımız şehre…
Ailemize…
Dostlarımıza…
Ve en önemlisi kendimize…
Çünkü hayat, ekranın diğer tarafında değil.
Hayat burada.
Şu anda.
Bizim yaşadığımız yerde.
Ve zaman geçiyor.
Her şeye yetişebiliriz belki.
Ama kendimize geç kalırsak, işte o zaman kaybettiğimiz zamanı geri getirmek mümkün olmayabilir.
Bu yüzden bugün, hiçbir yere yetişmeden biraz duralım.
Bir çay içelim.
Bir dostu arayalım.
Ailemizin yanında biraz daha fazla oturalım.
Ve telefon ekranından başımızı kaldırıp gerçek hayata bakalım.
Çünkü belki de uzun zamandır aradığımız huzur, yeni bir yerde değil.
Sadece biraz yavaşlamamız gereken yerde duruyor.