Huzur… İnsanın aradığı, fakat çoğu zaman nerede olduğunu unuttuğu bir kelime. Kimi onu parada, kimi makamda, kimi uzaklara gitmekte arar. Oysa huzur, insanın önce kendi gönlünde, sonra çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkide yeşeren bir hâlidir.
İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilmesi, başkasının sevincine gönülden ortak olabilmesidir. Bir insanın gözyaşını silmek, bir çocuğun sevincine gülümsemek, hastanın kapısını çalmak, dara düşenin yanında durmak… Bunların her biri hayatı biraz daha yaşanabilir kılar.
Çünkü insan, yalnız kendisi için yaşayan bir varlık değildir.
Bir başkasının derdine omuz verdiğimizde aslında kendi yükümüz de hafifler. Birinin sevincini paylaştığımızda kendi mutluluğumuz çoğalır. Sevincin güzel tarafı da budur zaten: Paylaşıldıkça eksilmez, çoğalır.
Belki de huzurun ilk sırrı burada saklıdır.
Hayatı Olduğu Gibi Kabul Etmek
İnsan doğduğu gün, aslında hayatın bütününü içine alan büyük bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuğun bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Doğmak nasıl hayatın gerçeğiyse ölmek de onun gerçeğidir.
Ölümü düşünmek karamsarlık değildir. Aksine, hayatın kıymetini bilmektir.
Ömrün sınırlı olduğunu bilen insan, zamanın değerini daha iyi anlar. Kırdığı gönülleri onarmak, ertelediği iyilikleri yapmak, söylemediği güzel sözleri söylemek için daha fazla sebep bulur.
Ölümü hayatın dışına iterek yaşamak, insanı hayatın kendisinden de uzaklaştırır. Oysa faniliğini bilen insan, elindeki zamanın bir emanet olduğunu fark eder.
Hayat yalnızca güzel günlerden ibaret değildir. İnsanın önüne bazen sevinç, bazen hüzün; bazen bolluk, bazen darlık çıkar. Önemli olan, hayatın yalnızca güllük gülistanlık tarafını beklememektir.
Kış gelmeden yazın kıymeti bilinmez.
İnsan, başına gelebilecek sıkıntıları hayatın dışında tutmaya çalışmak yerine, onların da hayatın bir parçası olduğunu kabul edebilirse daha dirençli olur. Çünkü hazırlıklı insan, fırtına çıktığında şaşırmaz.
İnsan İnsandan Uzak Yaşayamaz
İnsan sosyal bir varlıktır. Kendisini toplumdan bütünüyle soyutlayamaz. Kendi evinin kapısını kapatsa bile dünyanın sesinden tamamen uzaklaşamaz.
Komşunun derdi bir gün bizim kapımıza gelebilir. Yakınımızın hastalığı bizi yatağından kaldırabilir. Bir arkadaşımızın sıkıntısı gecemizi uykusuz bırakabilir. Çünkü insan olmak, biraz da başkasının hayatından sorumluluk duymaktır.
Bizim kültürümüzde bunun adı yalnızca yardımlaşma değildir. İmece vardır, komşuluk vardır, hâl hatır sormak vardır, hasta ziyaretine gitmek vardır. Bir kapının önünde oturup “Nasılsın?” demek bile başlı başına bir insanlık hâlidir.
Eskiden insanlar birbirlerinin yalnızca komşusu değildi; birbirlerinin derdine ortaktı.
Bir evde yemek pişmiyorsa başka bir evden bir tabak yemek giderdi. Bir evde hastalık varsa kapısı çalınırdı. Bir cenazede bütün mahalle susar, bir düğünde bütün mahalle gülerdi.
Böyle zamanlarda insan, yalnız olmadığını hissederdi.
Belki de bugün en çok kaybettiğimiz şeylerden biri budur: Birbirimizin hayatına dokunabilmek.
Bir Gülümsemenin Hatırı
Biz, güler yüzün sadaka sayıldığı bir medeniyetin çocuklarıyız.
Bir tebessümün bile gönül alabileceğini bilen bir kültürden geliyoruz. Tatlı sözün, güzel bakışın, selamın ve hâl hatır sormanın insan ilişkilerinde ne büyük bir değer taşıdığını biliyoruz.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey büyük yardımlar değildir.
Bir “Geçmiş olsun” yeter.
Bir “Yanındayım” yeter.
Bir “Merak etme, bunu da aşarsın” sözü yeter.
Çünkü insanın her zaman elinden tutacak güçlü birine değil, bazen yalnızca yanında olduğunu hissettirecek bir gönle ihtiyacı vardır.
Gönül dediğimiz şey de biraz böyle kurulmaz mı?
Biriktirerek değil, paylaşarak.
Üstünlük kurarak değil, anlayarak.
Yargılayarak değil, hoş görerek.
İnsanları sevmeden huzurlu bir hayat kuramayız. Bütün canlılara karşı merhamet duymadan da gerçek anlamda huzurlu olamayız. Çünkü merhametin çekildiği yerde insanın iç dünyası da kurur.
Bedenin Hastalığı, Ruhun Sessizliği
İnsanın sağlığı yalnızca bedeninden ibaret değildir. Beden ile ruh birbirinden ayrı iki dünya değildir. Birindeki sıkıntı çoğu zaman ötekine de yansır.
Bazen insanın yüzünde hiçbir yara yoktur ama gönlünde derin bir sızı taşır.
Bazen dışarıdan bakıldığında her şeyi yerli yerindedir; fakat içinde büyük bir fırtına kopmaktadır.
Bu yüzden insanı yalnızca bedensel varlığıyla değerlendiremeyiz. Onun korkuları, kaygıları, yalnızlıkları, kırgınlıkları ve hayal kırıklıkları da vardır.
Toplumdaki huzursuzluklar da zamanla insanın ruhuna işler. Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, yalnızlık, güvensizlik, haksızlık duygusu ve insanlar arasındaki kopuşlar bireyin iç dünyasında derin yaralar açabilir.
Bugün sokakta gördüğümüz birçok insanın yüzüne dikkatle baktığımızda, aslında bir toplumun ruh hâlini okuyabiliriz.
Kimi telaşlıdır.
Kimi öfkelidir.
Kimi dalgındır.
Kimi kimseye güvenmez.
Kimi de kalabalıkların ortasında yapayalnızdır.
Belki de bu yüzden önce insanın ruhunu anlamayı öğrenmeliyiz.
Çünkü huzursuz insanlardan huzurlu bir toplum meydana gelmez.
Hak Bana, Hukuk Herkese
Huzurlu bir toplum yalnızca birbirini seven insanlardan oluşmaz. Aynı zamanda birbirinin hakkına saygı duyan insanlardan oluşur.
Kendi hakkını bilmek önemlidir. Fakat kendi hakkını ararken başkasının hakkını çiğnememek daha önemlidir.
Hukuk duygusu, insanın yalnız kendisini değil, karşısındakini de düşünebilmesidir.
“Benim hakkım” derken “Onun hakkı ne olacak?” diye sorabilmektir.
İnsanların birbirinin malında, makamında, hayatında ve mutluluğunda gözü olmadığı bir toplumda huzur kendiliğinden büyür.
Kanaat de burada devreye girer.
Kanaat, elindekine razı olup çalışmaktan vazgeçmek hiç olamaz. Kanaat, başkasının sahip olduklarına bakarak kendi hayatını zehir etmemektir. İnsanın gözü doymazsa dünyanın bütün nimetleri önüne serilse yine huzur bulamaz.
Başkasının evine bakarak kendi evini küçümseyen, başkasının makamına bakarak kendi hayatını değersiz gören, başkasının mutluluğundan rahatsız olan insan, önce kendi gönlünü yorar.Oysa huzur, biraz da insanın elindekinin kıymetini bilmesidir.
Ortak Hayat, Ortak Sorumluluk
Toplum dediğimiz şey, aynı sokaklarda yaşayan insanların kalabalığından ibaret değildir.
Toplum, birbirinin hayatına saygı duyan insanların ortaklığıdır.
Benim özgürlüğüm başkasının hakkının başladığı yerde durabiliyorsa, benim mutluluğum başkasının acısına dönüşmüyorsa, benim kazancım başkasının kaybı üzerine kurulmamışsa orada ortak yaşam kültüründen söz edebiliriz.
Huzurlu toplum, herkesin aynı düşündüğü toplum değildir.
Farklılıklarına rağmen birbirine tahammül edebilen, birbirinin hakkını gözetebilen ve gerektiğinde birbirinin yarasına merhem olabilen toplumdur.
İnsanları birbirine benzetmeye çalışmak yerine birbirlerini anlamalarını sağlayabilsek belki çok şeyi değiştirebiliriz.
Çünkü huzur, herkesin aynı olmasıyla değil, farklılıklarımızla birlikte yaşayabilmemizle mümkündür.
Huzur Nerede Başlar?
Bütün bunların sonunda insan yine kendisine dönüyor.
Huzurlu bir toplum istiyorsak önce huzursuzluğumuzun kaynaklarına bakmalıyız.
Başkalarını suçlamadan önce kendimize sormalıyız:
Ben çevremdeki insanlara nasıl davranıyorum?
Birinin derdini dinleyebiliyor muyum?
Başkasının sevincinden mutlu olabiliyor muyum?
Haksızlığa uğradığımda hakkımı ararken başkasının hakkını gözetiyor muyum?
Elimde olmayan şeyler için hayıflanırken elimde olanların kıymetini biliyor muyum?
Bir insanın hayatını kolaylaştırmak için bugün ne yaptım?
Belki de huzur, büyük cümlelerde değil, bu küçük soruların cevaplarında gizlidir.
Bir gönlü kırmamak…
Bir hastanın kapısını çalmak…
Bir yaşlının elini tutmak…
Bir çocuğun başını okşamak…
Bir komşunun hâlini sormak…
Bir haksızlık karşısında susmamak…
Bir başkasının sevincine gölge düşürmemek…
Bunların her biri huzurun küçük taşlarıdır.
İnsan, hayatı boyunca büyük mutlulukların peşinden koşar. Oysa büyük mutlulukların yolu çoğu zaman küçük iyiliklerden geçer.
Huzur, dünyanın bütün dertlerinin bitmesi olarak görülemez.
Huzur; dertler karşısında insanın insana sırtını dönmemesidir.
Huzur, hiç ağlamamak değil, ağladığında gözyaşını silecek bir el bulabilmektir.
Huzur, hiç düşmemek olamaz.
Düştüğünde seni kaldıracak bir gönlün olmasıdır. Belki de en önemlisi…
Huzur, insanın yalnız kendi gönlünü değil, dokunduğu bütün gönülleri biraz daha yaşanır hâle getirmesidir.
Çünkü insan insana iyi gelirse dünya da biraz daha iyi bir yer olur.
Huzur önce insanın içinde başlar; sonra bir gönülden başka bir gönle geçerek topluma yayılır.
Dr. Kemal DENİZ