Her yaz aynı manzaraya uyanıyoruz. Televizyon ekranlarında yükselen dumanlar, sosyal medyada paylaşılan alev görüntüleri, tahliye edilen köyler…

Bir yanda canını kurtarmaya çalışan insanlar, diğer yanda alevlerin arasında yaşam mücadelesi veren hayvanlar. Günlerce konuşuyor, üzülüyor, sonra gündem değişince unutuyoruz.

Oysa alevler, ağaçlardan çok daha fazlasını yakıyor.

Bir sincabın yuvası, bir kuşun kanadı, bir arıcının emeği, bir çiftçinin umudu da o alevlerin içinde kül oluyor. Yıllar boyunca büyüyen ormanlar, birkaç saat içinde yok olup gidiyor. Geriye ise siyaha bürünmüş dağlar ve tarifsiz bir sessizlik kalıyor.

Her yangından sonra aynı soruları soruyoruz. Yeterli önlem alındı mı? Müdahale zamanında yapıldı mı? Daha fazlası yapılabilir miydi? Elbette bunların hepsi önemli. Ancak asıl üzerinde durmamız gereken konu, bu yangınların hiç yaşanmaması için neler yapabileceğimizdir.

İklim değişikliği, artan sıcaklıklar ve kuraklık, orman yangınlarını her geçen yıl daha büyük bir tehdide dönüştürüyor. Buna bir de insan ihmali eklendiğinde, küçücük bir kıvılcım binlerce dönüm ormanı yok edebiliyor. Yere atılan bir sigara izmariti, kontrolsüz yakılan bir ateş ya da dikkatsizlikle bırakılan bir cam şişe, geri dönüşü olmayan sonuçlara neden olabiliyor.

Orman, ağaçlardan ibaret değildir; nefes aldığımız hava, içtiğimiz su, toprağın bereketi ve gelecek nesillere bırakacağımız en kıymetli mirastır. Kaybettiğimiz her ağaçla birlikte aslında geleceğimizden de bir parça eksiliyor.

Bir ağacı yetiştirmek onlarca yıl sürüyor. Onu kaybetmek ise yalnızca birkaç dakika…

Belki de artık yangın haberlerini izleyen bir toplum olmak yerine, yangınları başlamadan önleyen bir toplum olmayı öğrenmeliyiz. Çünkü doğa yapılan hiçbir hatayı unutmuyor.

Unutmamalıyız ki, yanan her orman sadece bugünü değil, çocuklarımızın yarınını da yakıyor.