“Biraz daha para biriktireyim, sonra…”
“İşim düzelsin, sonra…”
“Şu borçlar bitsin, sonra…”
“Evlenince…”
“Tatile çıkınca…”
“Şu yaşıma geleyim, ondan sonra…”
Hayatımızı ne kadar çok “sonra” kelimesine bağladığımızı hiç düşündünüz mü?
Sanki hayatın asıl başlayacağı bir tarih varmış gibi yaşıyoruz.
Şu an yaşadığımız gün ise yalnızca o tarihe ulaşana kadar geçirilmesi gereken bir bekleme süresi.
Belki de en büyük yanılgımız burada.
Çünkü insan çoğu zaman hayatını yaşamak yerine, hayatının başlayacağı günü bekliyor.
Hep bir şeylerin tamamlanmasını bekliyoruz
Bir evimiz olsun, rahatlayalım.
İyi bir maaşımız olsun, rahatlayalım.
Kendi arabamız olsun, rahatlayalım.
İstediğimiz kiloya gelelim, kendimizi sevelim.
Bir ilişki başlayınca mutlu olalım.
Bir ilişki bitince yeniden mutlu olalım.
İşimiz değişince nefes alalım.
Tatile çıkınca dinlenelim.
Bütün bunların ortak noktası ne?
Mutluluğu bugünden alıp geleceğe gönderiyoruz.
Fakat geleceğin ne zaman geleceğini bilmiyoruz.
Daha da önemlisi, geldiğinde gerçekten hayal ettiğimiz gibi olup olmayacağını da bilmiyoruz.
Sosyal medya bize sürekli “daha fazlasını” gösteriyor
Telefonu açıyoruz.
Birisi yeni ev almış.
Bir başkası yurt dışına gitmiş.
Bir diğeri evlenmiş.
Bir başkası iş kurmuş.
Bir başkası terfi etmiş.
Birinin hayatı kusursuz görünüyor.
Sonra kendi hayatımıza dönüp bakıyoruz.
“Ben neden hâlâ buradayım?” diye düşünüyoruz.
Oysa sosyal medyada gördüğümüz şey, bir insanın hayatının tamamı değil.
Bir başkasının hayatındaki birkaç saniyeyi kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırıyoruz.
Sonra kendimizi geride kalmış hissediyoruz.
Belki de günümüz insanının en büyük yorgunluklarından biri bu.
Sürekli yetişmeye çalışıyoruz.
Ama kime yetiştiğimizi çoğu zaman bilmiyoruz.
Her yaşın bir yetişme telaşı var
Çocukken büyümek istiyoruz.
Gençken bir an önce düzenimizi kurmak istiyoruz.
Yirmili yaşlarda “geç kalıyorum” korkusu başlıyor.
Otuzlarda başka bir telaş.
Kırklarda başka bir hesap.
İnsan hayatının neredeyse her döneminde kendisini bir takvime yetiştirmeye çalışıyor.
Peki bu takvimi kim hazırladı?
Neden 25 yaşında şunu, 30 yaşında bunu yapmak zorundaymışız gibi düşünüyoruz?
Neden herkesin hayatını aynı sırayla yaşaması gerektiğine inanıyoruz?
Bir insan 24 yaşında kariyerinin başında olabilir.
Bir başkası 35 yaşında yeniden başlayabilir.
Bir başkası 40 yaşında hayalini gerçekleştirebilir.
Hayatın tek bir takvimi yok.
Ama biz nedense kendimize sürekli son teslim tarihi koyuyoruz.
Belki de biraz yavaşlamamız gerekiyor
Bu yazıyı okuyan herkesin hayatında ertelediği bir şey vardır.
Aramak istediği bir insan…
Gitmek istediği bir yer…
Başlamak istediği bir iş…
Öğrenmek istediği bir şey…
Belki de sadece uzun zamandır kendisine ayırmadığı birkaç saat…
Bunların hepsini “sonra”ya bırakıyoruz.
Çünkü bugün yeterince iyi değilmiş gibi geliyor.
Oysa hayatın büyük bölümü zaten sıradan günlerden oluşuyor.
Her gün önemli bir haber almıyoruz.
Her hafta tatile çıkmıyoruz.
Her ay büyük bir başarı yaşamıyoruz.
Bazen hayat sadece işe gitmekten, eve dönmekten, bir çay içmekten, sevdiğimiz biriyle konuşmaktan ve ertesi gün yeniden uyanmaktan ibaret.
Ve belki de hayatın gerçek güzelliği tam olarak burada.
Bugünü küçümsememek gerekiyor
Büyük hedeflerimiz olsun.
Para biriktirelim.
Kariyer yapalım.
Ev alalım.
Gezelim.
Hayallerimizin peşinden gidelim.
Bunların hiçbirinde sorun yok.
Sorun, bütün bunları beklerken bugünü tamamen gözden çıkarmakta.
Çünkü yarın geldiğinde o da bugün olacak.
Ve biz yine başka bir yarını beklemeye başlayacağız.
Belki de yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda “Keşke biraz daha çok çalışsaydım” demekten çok, “Keşke o günlerin kıymetini biraz daha bilseydim” diyeceğiz.
Çünkü bazı şeylerin telafisi mümkün.
Ama geçen zamanın değil.
O halde bugün ne yapacağız?
Belki çok büyük bir şey yapmamıza gerek yok.
Uzun zamandır aramadığımız birini arayabiliriz.
Bir kahveyi acele etmeden içebiliriz.
Telefonu bir saatliğine kapatabiliriz.
Ertelediğimiz bir işi başlatabiliriz.
Bir yürüyüşe çıkabiliriz.
Ya da hiçbir şey yapmadan biraz oturabiliriz.
Çünkü hayat, sürekli bir sonraki aşamaya geçmek zorunda olduğumuz bir yarış değil.
Bazen bulunduğumuz yerde durup etrafımıza bakmak da gerekiyor.
Hepimizin bir “sonra” planı var.
Ama belki bugün kendimize başka bir soru sormalıyız:
“Ben bugünü ne kadar gerçekten yaşıyorum?”
Çünkü hayatın başlayacağı o mükemmel gün belki hiç gelmeyecek.
Belki de hayat zaten başladı.
Hem de tam şu anda.