Bazı şehirler taşla kurulur.Bazıları ise dua ile... Taştan yapılan şehirlerin sokakları vardır, gönülden yapılan şehirlerin insanı... Birinde binalar yükselir, ötekinde merhamet. Birinde meydanlar genişler, ötekinde vicdan.

Haritalar yalnız taşın yerini gösterir.Gönlün kurduğu şehirleri ise ancak merhametle bakan gözler görebilir.

İnsan, yeryüzüne geldiği günden beri üretmektedir:

Bir ev yapmış, bir köprü kurmuş, toprağı işlemiş, dağları delmiş, denizleri aşmış, göğe uzanan şehirler inşa etmiştir. Taşa söz geçirmiş, demiri eğmiş, suya yön vermiştir. Fakat bütün bu büyük maharetinin arasında en zor inşayı çoğu zaman ihmal etmiştir: Kendi gönlünü...

Çağımızın en büyük yıkımı, savaşlarda yıkılan şehirler sayılamaz. Asıl yıkım, sessizce çöken gönüllerdir. Çünkü duvarlar yeniden örülebilir, yollar yeniden yapılabilir, köprüler yeniden kurulabilir. Fakat merhametini kaybetmiş bir toplumun yeniden ayağa kalkması, yıkılmış bir şehri kurmaktan çok daha zordur.

İnsan uzun zamandır huzuru yanlış yerde arıyor. Daha büyük evlerde, daha yüksek makamlarda, daha kalabalık sofralarda... Oysa huzur, dışarıdan kazanılan bir servet değil, insanın içine emanet edilmiş bir cevherdir. Onu bulan, dünyaya başka gözle bakar. Bulamayan ise bütün ömrünü aramakla geçirir.

Bazen kendi kendime soruyorum:

İnsan neden bu kadar yoruldu?

Yollar mı uzadı?

Yoksa kalpler mi daraldı?

Eskiden hayat daha mı kolaydı?

Hayır...

Belki ekmek daha zordu.

Belki kış daha çetindi.

Belki yoksulluk daha derindi.

Ama insanlar acıyı tek başına yaşamaz, bölüşürdü.

Bir evde pişen aşın kokusu komşunun penceresine kadar giderdi. Bir hastanın odasında sadece ailesi değil, mahallesi de beklerdi. Bir cenaze kaldırıldığında yalnız omuzlar değil, yürekler de yük taşırdı. Çünkü insanlar aynı sokakta yaşamaz, aynı vicdanda yaşarlardı.

Bugün ise evler birbirine yaklaştı.

Gönüller birbirinden uzaklaştı.

Pencereler çoğaldı.

Bakışlar azaldı.

Sesler yükseldi.

Muhabbet kısıldı.

Kalabalıklar arttı.

Yalnızlık derinleşti.

İşte modern insanın en büyük yalnızlığı, kimsenin onu duymamasından ziyade, kimsenin kimseyi hissedememesidir. İnsan, önce başkasının acısına yabancılaşır. Sonra kendi acısına... Medeniyetler de işte böyle çözülmeye başlar. Önce taşlar dökülmez, önce kalpler yorulur.

Oysa Anadolu irfanı huzuru tarif etmezdi, yaşardı. Bir tas çorbayı ikiye bölmeyi, komşunun kapısını sormadan çalmayı, yoldan geçen yabancıya "Buyur" demeyi bilirdi. Bu topraklarda insan, önce paylaşmayı öğrenirdi. Çünkü paylaşmak ekmeği bölüşmektençok, yükü de bölüşmekti.

Yunus Emre'nin gönül dediği, etten bir parça olmaktan ziyade Hakk'ın nazar ettiği yerdi. Mevlânâ'nın çağrısı, insanı dünyadan kaçırmak için değil, kendi içine döndürmek içindi. Niyâzî-i Mısrî, en uzun yolculuğun insanın kendi kalbine yapılan yolculuk olduğunu fısıldıyordu. Nurettin Topçu ise ahlâkı, kanunların zorladığı bir davranıştançok, vicdanın hür iradesinde arıyordu.

Farklı çağlarda yaşadılar.

Farklı kelimeler kullandılar.

Ama aynı hakikati söylediler:

Bir gönül yapmak...

Çünkü medeniyet, önce orada başlar.

Sonra eve taşar.

Sonra sokağa.

Sonra şehre.

Sonra tarihe...

İnsan yalnız bedenle yaşamaz. Güvenle yaşar. Muhabbetle yaşar. Hatırlanmakla yaşar. Bir yaşlının kapısını çalan ayak sesidir bazen huzur. Bir hastanın alnına bırakılan şefkatli eldir. Bir yetimin yüzünü güldüren tebessümdür. Kimi zaman da kimsenin görmediği bir iyiliğin yalnız Allah tarafından bilinmesidir.

Kanaat, çağımızın en çok unuttuğu kelimelerden biridir. Hırsın alkışlandığı bir dünyada kanaatkâr olmak sessiz bir direniştir. Paylaşmanın zayıflık sayıldığı bir zamanda infakı seçebilmek, insan kalabilmenin en zarif yoludur. Çünkü insan, sahip olduklarından çok, vazgeçebildikleriyle büyür.

Gönül, emanet olduğunu hatırlayan kalbin adıdır.

Günün sonunda geriye tek bir soru kalacaktır:

Kaç ev yaptığımız değil...Kaç gönül yapabildiğimiz...

Çünkü insan, mezar taşına yazılan adı kadar yaşamaz, dokunduğu gönüller kadar yaşar.

Belki de kaybettiğimizi sandığımız huzur hiçbir yere gitmedi.

O hep aynı yerde bizi bekliyordu.

Bir annenin duasında...

Bir çocuğun gülüşünde...

Bir komşunun selamında...

Bir garibin sofrasında...

Bir dervişin sessizliğinde...

En çok da insanın kendi gönlünde...

Çünkü medeniyet, taşın yükseldiği yerden çok, gönlün olgunlaştığı yerde başlar. Şehirleri mimarlar kurabilir, onları yaşanır kılan ise merhamet sahibi insanlardır.

Günün birinde toprağın altına girdiğimizde bize kaç bina yaptığımız sorulmayacak. Kaç gönül onardığımız, kaç yüreğe umut olduğumuz, kaç insanın yükünü hafiflettiğimiz kalacak geriye. Çünkü Allah insana taşı değil, kalbi emanet etti.

İnsan, yeryüzünde yürürken geçtiği yerlere biraz merhamet, biraz adalet, biraz da umut bırakabildiği ölçüde yaratılış hikmetine yaklaşır.

Kısacası bütün medeniyetlerin özü tek bir cümlede saklıdır:

Büyük medeniyetler, büyük şehirlerle başlamadı. Bir insanın başka bir insanın kalbini incitmemeye karar verdiği gün başladı.

Gönül medeniyeti dediğimiz şey, o ilk merhametin asırlardır yeryüzünde yankılanan sesidir.

Dr. Kemal DENİZ